2.2. Laiklik bir “felsefi inanç” değildir!
İddianame laikliği, pozitivist ve rasyonalist bir
felsefî inanç olarak tanımlamakta ve savunmaktadır. İddianamede yer alan şu
tanımlama ve tasvir, esasen iddianamenin bütününe yansıyan felsefî inancı temsil
etmektedir: “Lâiklik, toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son
aşaması; ulusal egemenliğe, demokrasiye, özgürlüğe ve bilime dayanan siyasal,
sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir (s. 10-11). Bu ilginç
ifadelere karşı söylenecek ilk şey şudur: “Bilime dayanan siyasal, sosyal ve
kültürel yaşam” yoktur ve bugüne kadar dünya üzerinde hiç kimse “bilime dayanan
yaşam”ı icat edememiştir. Böyle bir yaşam biçimi olsa, siyasî yaşam için
demokrasinin, sosyal ve kültürel yaşam için özgür tercihlerin bir anlamı
kalmaz. O zaman bilim adına bir otoritenin bu yaşamı önümüze koyması ve bizim
de ona uygun yaşamamız gerekir.
Bu tanımlama bir felsefî inançtır. Laikliğin “bilime
dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisi” olduğunu
kabul etmek, ancak ve ancak 19. yüzyılda geçerli olan ve “bilimcilik”
(scientism, bilimperestlik) adı verilen pozitivizt felsefenin bir türünü
benimsemekle mümkündür. “Bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel
yaşam” ibaresi, 19. yüzyılda kalmış pozitivizme özgü bir iddiadır. Bu iddia
çağdaş bilimin varmış olduğu nokta açısından ilkel, geri ve çağdışıdır.
Böylesine geri bir bilim anlayışını savunmak, modern ve ileri bir ülkede kabul
edilemez. Bu geri bilim anlayışını laiklik olarak takdim etmek ise, en başta
laikliğe haksızlıktır.
Üstelik iddia makamı laikliği bir felsefî inanca
dönüştürerek ve bir felsefî inanç halinde savunarak Anayasa’nın 10 uncu
maddesini açıkça ihlal etmektedir. Anayasanın bu maddesi herkesi “…dil, ırk,
renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri
sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit” ilan etmektedir. “Felsefî
inançlar” konusunda ayrım gözetmemek için devletin, bir felsefî inançtan yana
olmaması gerekir.
Aslında 10 uncu madde bu yönüyle aynı zamanda bir
laiklik tanımı içermektedir. Uzun tarihi boyunca laiklik prensibi, “kanun
önünde eşitlik”i sağlamak üzere yaşam alanı bulmuştur. Çünkü devletin veya
siyasî otoritenin dinler karşısında taraf olması, “kanun önünde eşitlik”in
gerçekleşmesini engellemiştir. Ancak, devletin dinler karşısında tarafsız
olması yeterli olmamıştır. 18. yüzyıldan itibaren rekabet haline giren inançlar
arasına felsefî inançlar da girmiştir. Bu felsefî inançlar arasında özellikle
din karşıtı olanlar, devletin inançlar konusunda tarafsızlığını temin etmek
için dini inançlar gibi mesafeli durması gereken inançlar olarak kabul
edilmiştir. Devletin eşitliği tesis etmek üzere tarafsızlığı, sadece dinler
arasında değil aynı zamanda felsefî inançlar için de söz konusudur. Devletin
tarafsızlığını kaybetme ihtimali olan bir düşünce veya inançla karşılaştığı
zaman bunun mutlaka müesses bir din olması gerekmez. Müesses dinlerle rekabet
halindeki felsefî inançlardan biri yanında yer alan ve devletin zorlayıcı
gücüyle bu inancı benimsetmeye kalkan devlet de tarafsızlığını, dolayısıyla
laik niteliğini kaybedecektir.
İddianamede yer alan şu cümle, laikliği anayasal
prensip olarak sahip olduğu güçlü konumdan uzaklaştırmakta, felsefî
tartışmaların tüketiciliğine hapsetmektedir: “Demokrasiye geçişin de aracı olan
lâiklik, Türkiye’nin yaşam felsefesidir” (s.13). Laiklik bir yaşam felsefesi
olamaz. Laikliği “yaşam felsefesi” olarak tanımlamak onu felsefe
dünyasının labirentlerinde kaybetmeye yol açar. Oysa laikliğin açık ve sağlam
bir hukuk prensibi olarak herkesin anlayacağı ve uyacağı şekilde varlığını
sürdürmesi gerekir.
2.3. Pozitivist laiklik ideolojisi çağdışıdır
İddianame, “bilimcilik/bilimperestlik” (Scientism) adı
verilen bir felsefî inanca dayanmaktadır. Bilimcilik, doğa bilimlerinin
yöntemlerinin sosyal alana da uygulanabileceği varsayımına dayanır. Bu
varsayım, pozitivist felsefenin bir önermesidir. Pozitivizmin “denklik
teorisi”ne göre doğa ile toplum arasında hiçbir gerçeklik farkı yoktur;
toplumda da, doğada olduğu gibi gözlem ve tecrübe ile keşfedilmesi gereken
düzenlilikler vardır. Bu varsayımdan pozitivizme özgü çok önemli bir iddia
çıkmaktadır: “Gözleme ve tecrübeye dayalı pozitif bilime uygun, bilim
tarafından düzenlenmiş bir toplum hayatı kurulabilir.” “Toplumsal ilerleme” fikri
de, bu iddia ile temellendirilen bilimsel bilginin gelişmesi ile insanlığın
sürekli daha iyiye ve mükemmele doğru evrileceği inancını ifade eder.
19. yüzyıla damgasını vuran bu felsefenin en ileri
örneğini Auguste Comte, Pozitivizmin İlmihali kitabı ile vermiştir.
Comte, bu kitapta bir “bilim dini”nin unsurlarını, ibadet ve ayinlerini ve
örgütlenmesini anlatır. Bu tez, aynı zamanda dinî düşüncenin yerini kaçınılmaz
olarak bilimin alacağını ileri sürmektedir. Amaç, bilimsel bir toplum hayatının
kurulmasıdır. 20. yüzyılda bu görüşün taraftarı hemen hiç kalmamıştır.
Pozitivist bilim ideolojisi, yücelttiği bilimsel
yasalara ve evrensellik ilkesine boyun eğilmesini talep eder. Bilim, bu şekilde
buyurgan bir otorite halini almaktadır. Bu anlayış, tek tanrılı dinlerin yerine
tek bir bilim anlayışını yerleştirir. Farklı olana, var olma hakkı
tanımaz; topluma uyarlandığı zaman da demokrasiye geçit vermez. Çünkü tek bir
bilimsel hakikat vardır, herkese düşen o gerçeğe teslim olmaktır. Pozitivizm,
bu yüzden demokrasiye karşı çıkışı meşrulaştırmak için totaliter ideolojilerin
elverişli aracına dönüşmektedir.
Pozitivist mantık tek biçimliliğin, tekdüzeliğin
mantığıdır. Totaliter ideolojilerin dünyası, tek hakikatin peşinde olduğu için
pozitivizme dayanır. Tek bir doğru “yaşam biçimi” olduğunu iddia eden totaliter
ideolojiler ile iddianamede yer alan “laik yaşam biçimi” arasındaki bağ,
pozitivizmin “bilimsel yaşam” bağlantısı ile kurulmaktadır. Başsavcılık
sorgulamadan ve incelemeden laiklik diye, bu ideolojiyi savunmaktadır. Bu
ideolojiyi savunmak, Anayasamızın 10 uncu maddesine aykırı olduğu gibi, çağdaş
dünyaya, hatta doğrudan bugün geçerli olan bilim anlayışına da aykırıdır.
2.4 Başsavcılığın din
anlayışı sosyolojik gerçeklikle bağdaşmamaktadır
İddianamede laiklik tek boyutlu bir kavram olarak
görülmekte ve bireylerin benimsemesi gereken “bir uygar yaşam biçimi” ve “yaşam
felsefesi” şeklinde takdim edilmektedir. Bu yaklaşıma göre, “toplumların
düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması” olan laiklik, ülkede yaşayan
herkes tarafından benimsenmesi zorunlu bir “yaşam biçimi”dir. Bu zorunlu “yaşam
biçimi”nde dinin yeri, bireylerin vicdanıdır. “Din, kendi alanında,
vicdanlardaki yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanış olgusudur” (s.18).
Dahası, iddianamede laiklik insanı “kul” olmaktan
çıkarıp “birey” haline getiren bir ilke olarak görülmektedir. Buna göre
laiklik, “İnsanı kul olmaktan çıkarıp birey yapan, bireye kişiliğini
geliştirmesi için özgür düşünce olanaklarını veren” bir ilkedir (s.10-11).
İddianamede kul terimi, teolojik ve siyasî anlamları arasındaki ayırım
belirtilmeden ve her ikisini de içeren bir şekilde kullanılmaktadır. Eğer birey
kelimesi ile Yaratıcıyla bütün bağların koparılması kastediliyorsa, bu durumda
laik bir sistem içerisinde dinin kişinin vicdanında dahi yer alamayacağı
açıktır. Bu anlayış insanın Yaratıcısıyla ilişkisini ifade eden “kulluk” ile
“birey” olmanın birbiriyle çelişeceği varsayımına dayanmaktadır. Halbuki,
“iyi/kötü” şeklindeki bir “birey/kul” ayrımının hiçbir teorik ve pratik dayanağı
bulunmamaktadır. Laikliğin insanı kul olmaktan çıkardığı şeklindeki tez,
bilimsel ve sosyolojik bir gerçeği yansıtmamanın ötesinde kendini hem bir birey
hem de Yaratıcının bir kulu olarak gören inançlı insanlar açısından oldukça
inciticidir.
Esasen, Başsavcılığın dinin bireysel ve toplumsal
yaşamdaki yeri hakkındaki ifadelerinde çelişki ve tutarsızlıklar
mevcuttur. Örneğin iddianamenin 17 inci sayfasının üçüncü paragrafında
yapılan alıntıda, “Laik düzende özgün bir sosyal kurum olan din, devlet kuruluşuna
ve yönetimine egemen olamaz” şeklinde dinin özgün bir sosyal kurum
olduğu belirtilirken, aynı sayfanın beşinci paragrafında ise “laik devlette,
kutsal din duyguları politikaya, dünya işlerine, hukuksal düzenlemelere
kesinlikle karıştırılamaz…” denilmektedir. Diğer yandan, din hem “sosyal kurum”
hem de Kavramsal çelişki ile birlikte “dünya işlerinin” genel kapsamı dikkate
alındığında birey açısından dinin konumunun ve işlevinin ne derece
sınırlandırıldığı daha iyi anlaşılacaktır.
Dinin hukukî düzenlemelere mesnet teşkil etmesi
ayrıdır, dünya hayatına bireysel ve toplumsal yaşantıya yönelik değer ve
davranışlarda inanan insanlar için kaynak olarak görülmesi ayrıdır. Burada
çizilen din anlayışı, kişinin sadece iç dünyası (vicdanı) ile ilgili zihinsel
veya duygusal düzeyde kalan kutsallardır. Bu açıdan bakıldığında dinin,
toplumsal ilişkilere yansıyan herhangi bir yönü olmamalıdır. Din sadece inanan
kimsenin iç dünyasını ya da topluma yansımayan yönleriyle bireysel hayatını
tanzim etmeli, dinin sosyal hayat ile bağlantısı mabedin kapısında başlamalı ve
kapısında bitmelidir. Bunun dışındaki alanlara dini inançların yansıması mümkün
değildir. Bu anlayışa göre, örneğin dinî bayramların resmî tatil olması da
laikliğe aykırıdır.
İddianamede yer alan dini inanç ve duyguların sadece
vicdanlarda kalması, dinin sosyal ve kültürel bir bağ oluşturamayacak şekilde
yaşanması ve “dünya işlerine kesinlikle karıştırılmaması” gerektiği şeklindeki
katı ideolojik yaklaşımın hiçbir Batılı demokratik laik sistemde karşılığı yoktur.
Halbuki tüm toplumlarda din, bireylerin kimliklerini
belirleyen temel kaynaklardan birini teşkil etmektedir. Bu nedenle, din ve
vicdan özgürlüğünü güvenceye alan laiklik, bu özgürlüğün toplumsal
yansımalarını reddetmez. Bu noktada, iddianamede “devletin ve hukukun” dine
dayandırılmaması ile bireylerin din ve vicdan özgürlüğünün toplumsal alanda
yansımalarının birbirine karıştırılması temel hatalardan birisidir. Bu yüzden
din ve vicdan özgürlüğünün dışavurumları olan olgu ve ifadeler, “devletin temel
düzenlerinden birini dine dayandırma” gibi çok yanlış bir şekilde yorumlanmış
ve suçlanmıştır.
Sonuç olarak, Başsavcılığın laiklik anlayışına esas
teşkil eden din algısı, gerçek hayattaki sosyolojik din olgusundan uzaktır.
İddianamede ve esas hakkındaki görüşte dine, İslâm’a ve Diyanet İşleri
Başkanlığına yönelik perspektif, Türk toplumu ve Türkiye Cumhuriyetinin hak ve
özgürlükler açısından kazanımları, günümüz küresel dünyasının dinî duygu ve
olgulara bakışı ve insanlığın inanç ve ifade özgürlüğü noktasında ulaştığı
aşama ile örtüşmeyen, indirgemeci ve dogmatik bir ideolojinin ürünü olarak
temayüz etmektedir.
2.5 Başsavcılığın “demokratik
laiklik” alerjisi anakroniktir
Başsavcılığın pozitivist ve militan laiklik
penceresinden bakıldığında, laikliğin demokratik ve özgürlükçü yorumunu ifade
eden “demokratik laiklik” kavramı “yeni siyasi terim” olarak görülebilmektedir
(Esas hakkında görüş, s. 6). Aslında sorun, laikliğin anlamı ve gerekleri
konusundaki bu anakronik bakış açısından kaynaklanmaktadır. Modern demokratik
toplumların, din ve vicdan özgürlüğünü öne çıkaran laiklik anlayışı, 19 uncu
yüzyılın dini dönüştürmeyi ve sadece bireylerin vicdanına hapsetmeyi amaçlayan
pozitivist laiklik anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
İddianamede ve esas hakkındaki görüşte, laikliğin tıpkı
Fransa’da olduğu gibi, zaman içinde demokratikleşen bir olgu olduğu gerçeği
anlaşılamamıştır. Başsavcılık demokrasi ile laikliğin birlikte anılarak
“demokratik laiklik” kavramının kullanılmasına adeta isyan etmektedir. Buradaki
temel problem, laikliğin demokrasinin olmazsa olmazı olduğu belirtilirken,
demokrasinin de laiklik için vazgeçilmez olduğunun söylenmemesidir.
Demokrasinin olmadığı yerde laikliğin tek başına bir anlamı yoktur. Yakın tarih
laik bir siyasi ve hukuki yapıya sahip olup da totaliter olan çok sayıda siyasi
rejimin varlığına tanıklık etmiştir. Bugün de birçok devlet, dinin devlet
işlerine karıştırılmaması anlamında laik olduğu halde, demokratik anayasal
devlet niteliğine sahip değildir.
Laikliğin dinamik bir kavram olduğu ve devletin
demokratikleşmesi sürecinde laiklik anlayışının da demokratikleştiği bir
gerçektir. Laikliğin dünyada en katı şekilde uygulandığı Fransa’da bile bu
dönüşüm yaşanmıştır. Bu ülkede de demokratikleşme sürecinde laikliğin ikinci
temel unsuru olan din ve vicdan özgürlüğü diğer özgürlükler gibi gelişmiştir.
1905 yılında çıkarılan kanunla din ve devletin birbirine müdahale etmemesi
ilkesi benimsenmiştir. Bu dönemde tartışma ve gerilim kaynağı, Kilisenin
yönettiği özel okulların laik devlet sistemindeki yeri olmuştur.
Laiklik zamanla radikal ve militan uygulamalardan
arınarak, din ve vicdan özgürlüğüne daha fazla yer veren demokratik bir görünüm
kazanmıştır. Laikliğin demokratikleşmesi, onun toplumsallaşması sürecini
de hızlandırmıştır. Kısacası, bir yandan laiklikle hızlanan modernleşme süreci,
diğer yandan laikliğin kendisinin demokratikleşmesi, toplumun geniş dindar
kesimlerinde de laik devlet ve demokrasinin benimsenmesini sağlamıştır.
Türkiye’de de laikliğin, din ve devlet işlerinin
ayrılığı anlamındaki tanımı elbette devam etmekle birlikte, bu ilkenin diğer
boyutu olan din ve vicdan özgürlüğü Tek Parti dönemine göre, tıpkı ifade,
toplantı ve örgütlenme özgürlükleri gibi, oldukça gelişmiştir. Bu bağlamda
Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olan laiklik, hukukun üstünlüğü, insan
hakları ve demokrasi gibi diğer niteliklerle eklemlenerek bugünkü halini
almıştır.
Nitekim bu sosyolojik dönüşüm, laikliğin toplumsal
açıdan algılanmasını ölçmeye yönelik bilimsel çalışmalarda da ortaya
çıkmaktadır. Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ile Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın Kasım
2006’da yaptıkları sosyolojik araştırma bu bakımından son derece önemlidir. “Değişen
Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset” adlı bu bilimsel araştırmaya göre,
toplumda laikliği benimsemeyenlerin oranı ciddi ölçülerde düşmüştür. Daha sonra
yapılan bilimsel araştırmalarda da benzer sonuçlara ulaşılmıştır.
Çarkoğlu ve Toprak’ın araştırması, aynı zamanda
iktisadi seviye yükseldikçe laikliği benimseyenlerin oranının arttığını
göstermektedir. Bu noktada AK Parti’nin yoksulluğun etkilerini azaltmak için
uyguladığı sosyal yardım politikalarıyla, izlediği ekonomik büyüme ve gelir
dağılımı politikalarını çok iyi değerlendirmek gerekir. (Ali Çarkoğlu ve Binnaz Toprak, Değişen
Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset, İstanbul: TESEV Yayınları, 2006).
AK Parti, bir yandan “devletin temel düzenlerini”
Avrupa standartlarına uyarlayarak laikliğin hukuki boyutunu güçlendirirken,
diğer yandan da demokratik özgürlükleri genişletmek, din ve vicdan özgürlüğüne
özen göstermek ve ekonomik politikalarıyla refahı yükseltmek suretiyle
laikliğin toplumsal temellerini pekiştirmiştir.
Devletin sosyal, hukuki, siyasi ve ekonomik temel
düzenlerini Avrupa hukukuna uyarlayarak modernleştirmiş ve laikliğin ikinci
ayağı olan din ve vicdan özgürlüğünün alanını genişletmiş bir partinin,
laikliği ihlal ettiğini ileri sürmek ancak bir algılama hatasından kaynaklanmış
olabilir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, partimizin laikliğe aykırı
fiillerin odağı haline geldiği iddiasının hiçbir somut, nesnel ve bilimsel
dayanağı bulunmamaktadır.
Başsavcılığın esas hakkındaki görüşüne yansıyan
“demokratik laiklik” alerjisine paralel olarak, demokrasinin vazgeçilmez unsuru
olan çok partili yaşamı “irtica”yla ilişkilendirme gayretiyle mahkum etmeye
çalışması anlaşılır gibi değildir. Başsavcı, adeta çok partili siyasi yaşamın
laiklikten tavizi ve bazı siyasi partilere sızan “irtica”ya primi beraberinde
getirdiğini savunmaktadır. Halbuki, çok partili, çoğulcu ve özgürlükçü
demokrasinin olmadığı bir yerde laiklik de kendisinden beklenen toplumsal ve
siyasal işlevi yerine getiremez.
Pozitivist ve militan laiklik anlayışının iddianame ve
esas hakkındaki görüşe yansımalarından biri de, AK Parti Genel Başkanının
“yaşam tarzı”nın değişmediğine dair sözlerinin “takiyye”nin itirafı olarak
değerlendirilmesidir. (İddianame, s.33, Esas hakkındaki görüş, s.34).
Başbakanın “Siyasete girerken farklı, siyasetten sonra farklı bir yaşam tarzı
mı uygulayacağım, halkımı mı aldatacağım? Dün neysem, bugün de oyum,
değişemem, değişmedim” şeklindeki sözlerinin, laikliği tek ve resmi
“yaşam biçimi”nin herkese dayatılması olarak gören bir bakış açısıyla
anlaşılması güç olabilir. Halbuki, partimizin benimsediği siyasi bir ilke
olarak laiklik, bireylerin “yaşam biçimleri”ni değiştirmeyi ve herkesin ortak
bir “yaşam biçimi”ni benimsemesini değil, tersine farklı yaşam tarzlarının bir
arada var olmasını gerektirmektedir. Bu durum, Başsavcılığın “yeni siyasi
terim” olarak nitelediği, “demokratik laiklik” anlayışının bir gereğidir.
Tam da bu nedenle, “demokratik laiklik” kavramına vurgu
yapan değerlendirmeler de esas hakkındaki görüşte eleştirilmektedir.
Başsavcılığa göre “batılı bazı siyasetçiler, …“demokratik laiklik-laikliğin
zorla dayatılması” gibi kavramlar üreterek, Ülkemizin kuruluş felsefesini, Anayasal
düzenini, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerini görmezden gelmişlerdir”
(s.10). Laikliğin, özgürlükçü yorumunu vurgulamak için kullanılan “demokratik
laiklik” gibi kavramlar, sonradan üretilmiş “yeni siyasi terim”ler değildir.
Başsavcılık, AK Partinin kapatılması girişimini Avrupa Birliği’nin benimsediği
demokratik ve özgürlükçü laiklik anlayışı açısından eleştiren AB yetkililerinin
tavrından rahatsız olmuştur. Halbuki, bu eleştiriler Türkiye’nin AB’ye üyeliği
için çok önemli adımlar atmış bir partinin laiklik aleyhine odak olamayacağına
dair açık ve yalın gerçeğin “batılı bazı siyasetçiler” tarafından görüldüğünü
göstermektedir.
Başsavcılık, ilk cevabımızda Batı demokrasilerinde
siyasi parti davalarına çok istisnai olarak rastlandığı yönündeki argümanımıza
karşı çıkarken şu tespiti yapmaktadır: “Bazı batı ülkelerinin Anayasalarında
laiklik ilkesi ya hiç yer almamış, ya da çok az değinilmiştir. Çünkü bu
ülkelerde laiklik, herhangi bir siyasal tartışmanın konusu olmayacak kadar
içselleştirilmiştir” (s.8). Oysa laiklik bütün dünyada tartışılmaktadır. Avrupa
Anayasası tartışmalarında, Tek Avrupa hedefinde en çok tartışılan konuların
başında laiklik gelmektedir. Farklı laiklik uygulamalarını içinde barındıran
Avrupanın özgürlükçü bir yorum benimsemesi, dikkatle takip edilmesi gereken bir
tecrübedir. AB temsilcilerinin Türkiye’deki laiklik tartışmalarına müdahil
olmaları da bu birikimin sonucudur. “Bizim laikliğimiz sadece bize özgüdür”
sözü, sadece demokrasi karşıtlığını temellendirebilir. Laiklik evrensel bir
birikimdir. Türkiye’nin tek özgün tarafı, laiklik prensibinden demokrasi
karşıtı yorumlar üretilmesidir. Demokrasiyi imkânsız hale getiren bir laikliği
savunmak, kestirmeden azınlık diktasını savunmak demektir
Diğer yandan, esas hakkında görüşte yer verilen şu
ifadeler de ilginçtir: “Uzun mücadelelerle kazanılmış, evrensel bir hak
mertebesine yükselmiş laikliğin tartışmaya açılması, meşruiyetinin ve
uygulanabilirliğinin referandum gibi yöntemlerle yeniden sorgulanması çabaları,
Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesi ve temel
anayasal kuralları karşısında olanaksız bulunmaktadır” (s. 11). Bir kere,
“demokratik laiklik” kavramını “üretilmiş” olarak niteleyen iddia makamının,
siyasi bir ilke olan laikliği, muhtemelen farkında olmadan, “evrensel bir hak”
olarak sunması, kavram üretmenin tipik bir örneğidir. İnsan hakları
literatüründe “laiklik hakkı” diye bir kavram yoktur. Tıpkı “demokrasi hakkı”
ya da “kuvvetler ayrılığı hakkı” gibi kavramların olmadığı gibi. Laiklik,
baştan beri vurguladığımız gibi devletin sahip olması gereken bir niteliktir.
İkincisi, laikliğin “meşruiyetinin ve
uygulanabilirliğinin referandum gibi yöntemlerle yeniden sorgulanması çabaları”
olarak ifade edilen ithamın hiçbir dayanağı yoktur. Partimiz hiçbir zaman
referandum veya benzeri yöntemlerle laikliğin meşruiyetini ve
uygulanabilirliğini sorgulama çabası içine girmemiştir. Laikliğin uygulamada
neyi gerektirdiği konusundaki tartışmalar ise, demokratik ülkelerin tamamında
rastlanabilecek türden tartışmalardır. Bunları laikliğin meşruiyetinin
sorgulanması olarak göstermeye çalışmak, bu kavramın demokratik ve özgürlükçü
yorumu yerine onun tam da karşı olduğu dogmatik yorumunu benimsemekten
kaynaklanmaktadır.
Sonuç olarak, bu davada temel sorun, AK Partinin
evrensel standartlarla uyumlu demokratik laiklik anlayışının, Başsavcılığın
savunduğu bireyi ve toplumu nesneleştirici ve dönüştürücü laiklik anlayışına
aykırı görülmesidir.
II. BU DAVADA SUNULAN DELİLLERİN İSPAT HUKUKU BAKIMINDAN
DELİL OLMA DEĞERİ YOKTUR
Partimizin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu
hakkında ikna edici hiçbir delil sunulamamış ve müddei iddiasını ispat
edememiştir. Müddeinin iddiasını hukuki delillerle ispat etmesi ispat
hukukunun en temel ilkesidir. İspat, olguların doğruluğu hakkında hâkimde
kanaat uyandırmak için geçerli ve gerekli delillerin sunulmasıdır. Bir parti
kapatma davasında kullanılabilecek deliller, partinin tüzük ve programı ile
yayınladığı yazılı açıklamalar ya da doğruluğu kesin olarak tespit edilmiş ses
ve görüntü kayıtlarıdır.
Başsavcı ispat konusunda hiçbir etkisi ve önemi olmayan
yüzlerce gazete kupürü ve internet çıktısını doğru düzgün bir tasnife dahi tabi
tutmaksızın ekler arasına istif etmiş bulunmaktadır. Bir Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısının, yargılamada zamandan ve emekten tasarruf adına böyle yapmayarak,
gerçekten delil olabilecek yazılı belge ve ses kasetlerini ayıklayarak delil
olarak sunması beklenirdi. Bu davada partimizin tüzük ve programı ile yazılı
açıklamalarında laikliğe aykırı hiçbir husus bulamayan Başsavcı, eylemlerin
Anayasaya aykırılığına dayalı dava açabilmek için doğruluğu ispatlanmamış
yüzlerce gazete haberleri ile birkaç ses kaydını delil olarak sunmuştur. Esas
hakkındaki görüşe birkaç ses kaydı eklenmesi, iddianamede delil olarak sunulan gazete
kupürlerinin hiçbir hukuki değere sahip olmaması nedeniyle, son bir gayretle
delil gösterme çabasının sonucudur. Bu durum bile, Başsavcılığın sadece gazete
haber ve yorumlarının tek başına delil olamayacağını zımnen kabul ettiğini
göstermektedir.
Sunulan bu deliller de partimizin “laikliğe aykırı
eylemlerin odağı haline geldiği” isnadını ispatlamaktan çok uzaktır. Bu
nedenle, aşağıda ayrıntılı olarak açıklayacağımız üzere bu davanın ispat
hukukuna aykırılıktan da reddi gerekir.
1. Bu davada delillerin önemli bir kısmı dava açılmasına
karar verildikten sonra üretilmiştir
Bu davada toplanan delillerin erişim tarihlerine
bakıldığında delilerin çok büyük bir kısmının dava açmaya karar verilmesinden
sonra toplandığı izlenimi oluşmaktadır.
Yargılama hukukunun temel ilkesi delillerden sonuca
gitmek iken, partimiz hakkında açılan davada bu ilke tersine çevrilmiş
görünmektedir. Önce dava açmaya karar verilmiş, daha sonra da bunun için delil
toplanmıştır. Nitekim iddianameye ek olarak sunulan dosyalarda yer alan gazete
haber ve yorumlarının büyük bir kısmı bunların yayınlanmasından yıllarca sonra
internet yoluyla derlenmiştir. Bu nedenle bu dava adeta bir “google davası”dır.
Başsavcı, çok sayıda haber ve yorumu dava açma tarihine yakın bir zamanda
anahtar kelime yazarak “google” arama motorundan arama yapmak suretiyle elde
etmiştir. Örneğin, iddianamenin 10, 14, 29, 74, 93, 95, 97, 100 nolu eklerinde
yer alan bazı deliller bunlardan sadece birkaçıdır. Bu şekilde internetten elde
edilen gazete haber ve yorumlarının 2 Şubat 2008 Cumartesi ve 3 Şubat
2008 Pazar günleri indirildiği görülmektedir. Bu durum Başsavcılığın
partimiz hakkında dava açabilmek için hafta sonu tatilinde bile yoğun bir mesai
yaptığını göstermektedir.
Ayrıca iddianamede delil olarak sunulan konuşma ve
haberlerin önemli bir kısmı, söz konusu konuşmaların yapıldığı ve haberlerin
yayınlandığı tarihlerden çok daha sonraki tarihlerde, ilgili gazetelerin
internet sayfalarından arşive ulaşılarak elde edilmiştir. Nitekim, delil olarak
sunulan eklerin önemli bir kısmında gazetelerin internet sayfalarından elde
edilen haberlere ilişkin erişim tarihlerine bakıldığında bu durum rahatlıkla
anlaşılmaktadır. Aralarında ilgili haberin yayınlandığı tarih ile bunun
Başsavcılık tarafından gazetenin internet sayfasından indirilip delil olarak
dosyaya konulduğu tarih arasında üç veya dört yılı geçen örneklere de rastlamak
mümkündür. Hatta, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip
Erdoğan’ın 22 Ağustos 2001 tarihli bir gazetede yayınlanan açıklamasına yer verilen
iddianamedeki 5 nolu ek, bu haberin üzerinden yedi yıldan daha fazla bir süre
geçtikten sonra, 10 Mart 2008 tarihinde ilgili gazetenin internet sayfasından
indirilerek elde edilmiş ve delil olarak sunulmuştur.
İddianame eklerinde sunulan belgelerden partimiz
hakkında delil toplama çalışmasının 24-25-26 Ekim 2007 ve 30-31 Ocak, 1-2 Şubat
2008 tarihlerinde yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Kapatma davasında delil
oluşturma endişesinin çok yoğun biçimde kendisini gösterdiği bu iki zaman
dilimi de anlamlıdır. 24-25-26 Ekim 2007 tarihindeki birinci delil oluşturma
girişimi partimizin güçlenerek çıktığı 22 Temmuz 2007 milletvekili genel
seçimleri ile Cumhurbaşkanı seçimi sonrasına denk gelmektedir. 30-31 Ocak, 1-2
Şubat 2008 tarihlerindeki ikinci delil toplama girişimi ise farklı siyasi
partilere mensup 411 milletvekilinin kabulü ile Anayasanın 10 ve 42 nci
maddelerinin değiştirilmesi dönemine rastlamaktadır.
İddianamede delil olarak kullanılan gazete kupürlerinin
çok az bir kısmı, ilgili gazetelerden günü gününe kesilen kupürlerden
oluşurken, büyük kısmı ise sonradan belli bir zaman diliminde gazetelerin
internet sayfalarından arşiv taraması yapılarak çıktı alınmak suretiyle
verilmiştir. Örneğin, bu bağlamda iddianamedeki 5, 7, 8, 16, 22, 24, 31, 32,
33, 35, 38, 39, 40, 42, 63, 73, 79, 80, 81, 83, 84, 86, 92, 99, 102, 103, 108,
112, 119, 134, 145 ve 178 nolu ekler bu biçimde konuşmanın veya haberlerin
yayınlandığı tarihten yıllar sonra internet teknolojisinin imkanlarından
faydalanılarak elde edilmiştir. Bu örnekler AK Parti hakkında önceden
kararlaştırılmış kapatma davası için sonradan delil toplama gayretinin açık bir
göstergesidir.
Öte yandan iddianame eklerinde delil olarak sunulan
gazete kupürlerinin bir kısmında sadece gazetelerde partimizle ilgili yer alan
haber ve yorumlara yer verilen kısımların fotokopisi sunulmuş, ancak, gazete
adı ve yayın tarihi belirtilmemiştir. Bu biçimdeki örnekler iddianamenin hem
özensiz biçimde acele olarak hazırlandığını göstermekte, hem de laikliğe aykırı
eylemlerin odağı olduğu izlenimini verebilmek amacıyla partimiz aleyhine delil
oluşturma gayretinin ne derece ciddiyetten uzak olduğunu gözler önüne
sermektedir.
Ses ve görüntü kayıtlarının bile tek başına delil
olarak kullanılamadığı bir hukuk sisteminde, internet gibi yalan ve yanlış
haberlerin çok yoğun bir şekilde yer alabildiği sanal bir ortamdan delil
üretmeye çalışmak bir hukuk garabetidir.
Başsavcılığın esas hakkındaki görüşünde, Siyasi
Partiler Kanununun 106 ncı maddesi uyarınca, idari mercilerin siyasi partilerle
ilgili yasak fiil ve haller hakkında edindikleri bilgileri Başsavcılığa
bildirmeleri gerektiği halde, AK Parti hakkında “eklenen yüzlerce kanıttan
hiçbiri(nin) bu kanaldan intikal ettirilmemiş” olduğu, bu “kanıtlar”ın
tamamının Başsavcılık tarafından re’sen yapılan araştırma sonucunda edinildiği
belirtilmektedir. Başsavcıya göre “bu durum bile … davalı partinin kamu
görevlileri üzerinde yarattığı etkinin açık göstergesidir” (s.23).
Başsavcı “bu durumu” yanlış yorumlamaktadır. Partimiz
hakkında idari mercilerden laikliğe aykırı fiil ve haller olarak
nitelendirilebilecek herhangi bir bilginin Başsavcılığa iletilmemiş olması,
iletilebilecek bir delilin bulunmadığını göstermektedir. Ayrıca, tüm kamu
görevlilerinin AK Partinin etkisinde kalarak yasal yükümlülüklerini yerine
getirmediğini ileri sürmek, masumiyet karinesine aykırı bir şekilde bu kişileri
suçlamak ve töhmet altında bırakmak demektir. Esasen Başsavcının “yüzlerce”
dediği “kanıtlar”, başörtüsü konusundaki farklı açıklamalardan ibarettir.
2. Davada delil olarak sunulan beyanlar ve haberler hukuken
delil değerine sahip değildir
İddia
makamı tarafından partimiz aleyhinde ileri sürülen delillerin büyük bir kısmı
gazete haberleri ve yorumlarından oluşmaktadır. Bu haber ve yorumların,
gerçeklikleri başka ikna edici delillerle desteklenmedikçe, tek başına delil
olma vasıfları bulunmamaktadır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, yakın tarihli bir
siyasi parti kapatma davasında, davalı parti genel başkanının yaptığı ileri
sürülen bir konuşmanın sadece bir dergide yayınlanmış olmasını ispat için
yeterli kabul etmemiştir. Mahkemeye göre “İddianamede yapıldığı ileri sürülen
konuşma hakkında kanıt gösterilmemiştir. Her ne kadar, Sancak Dergisi’nin Ocak
1994 tarihli sayısında bu konuşmaya yer verildiği belirtilmiş ise de, konuşmanın
yapıldığı saptanamamıştır.” (E. 1997/1, K. 1998/1, K.T. 16.1.1998).
Partimiz mensuplarına atfedilen sözlerle ilgili olarak,
bir kaçı dışında, ses ve görüntü kaydı sunulmamıştır. Kaldı ki, sunulan ses ve
görüntü kayıtlarının da tek başına kesin delil olma durumu söz konusu değildir.
Teknik açıdan bunların sahte olmadığı kanıtlanmalı ve ayrıca gerçek olduğu
kanıtlananların da Anayasanın 38 inci maddesinin altıncı fıkrası uyarınca
hukuki yöntemlerle elde edilmiş olduğu ortaya konulmalıdır. Bunu yapacak olan
da iddiada bulunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’dır.
Nitekim,
Anayasa Mahkemesi de bir iddiayı desteklemek için sunulan ses ve görüntü
kayıtlarının başka delillerle doğrulanmadıkça kullanılamayacağını belirtmiştir.
Mahkeme’ye göre, “Başkaca inandırıcı ve pekiştirici kanıtlar bulunmadıkça
yalnızca ses bantlarının… çok ağır bir isnada… ciddilik kazandırabilmesi bir
hukuk Devletinde düşünülemez.” Böylece Anayasa Mahkemesi, bir delilin “isnadın
ciddiliği görüşüne desteklik edebilecek bir nitelikte” olması gerektiğini
vurgulamıştır. (E. 1971/1, K. 1971/67, K.T. 17.8.1971 ve 19.8.1971). Ayrıca,
bir siyasi parti kapatma davasında da Mahkeme, davalı partinin
“kasetlerin tek başlarına delil olamayacakları” iddiasını kabul etmiştir. Buna
göre, “Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Askeri Yargıtay'ın kökleşmiş
içtihatlarına göre ses bantları ve kuşkusuz video kasetleri yan delillerle
doğrulandığı ölçülerde delil olarak kabul edilmektedir.” (E. 1993/3, K. 1994/2,
K.T. 16.6.1994).
Başsavcı esas hakkındaki görüşünü hazırlarken Türkiye
içinde topladığı delillerin yeterli olamayacağını görmüş olacak ki, delil
toplama çabasını ülke sınırları dışına taşırmıştır. Esas hakkındaki görüşünde
Başsavcı, İran’da yayınlanan bir gazetede çıkan yazıda Türkiye’de bir İslam
Devrimi beklentisi olduğunun yazıldığı iddiasına yer vererek (s.25), bunu
partimiz aleyhine delil olarak sunmuştur. Yurt dışındaki bir gazetede yer alan
bir iddianın hangi mantıkla partimizle ilişkilendirildiğini anlamak mümkün
değildir. Böylesi bir mantıkla delil oluşturmak bizi son derece tehlikeli
noktalara götürebilir.
3. Gerçeğe aykırı iddialar delil olarak kullanılamaz
İddianamede partimiz mensuplarına atfedilen söz ve
faaliyetlerden bir kısmı doğruluğu başkaca delillerle desteklenmeden basında
haber yapıldığı şekliyle delil olarak gösterilmiştir. Hatta basında yer alan
haberlerden bir kısmı da tahrif edilmek suretiyle deliller arasına eklenmiştir.
Örneğin Başbakan’ın New Straits
Times’a verdiği mülakat iddianamede ve ardından da esas hakkındaki görüşte
tahrif edilmek suretiyle delil olarak sunulmuştur.
Başbakan’a atfedilen ‘‘Modern bir İslam devleti
olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir’’ (s.27) sözü,
iddianamedeki çarpıtmalara dayalı kurgulamanın tipik bir örneğidir. Başbakan’ın
Malezya’da yayınlanan New Straits Times adlı gazeteye verdiği mülakat söz
konusu gazetede İngilizce’ye çevrilerek yayınlanmıştır.
Ek’te dönemin Star Gazetesinin talebi üzerine
Malezya’nın Türkiye Büyükelçiliği tarafından gönderilen ve anlaşılan oradan da
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına iletilen New Straits Times (NST) gazetesinin
söz konusu mülakata ilişkin sayfalarında Başbakan Erdoğan’ın “İslam devleti”
anlamına gelebilecek hiçbir sözü bulunmamaktadır. Delil olarak sunulan
kısmın İngilizcesi şöyledir:
“NST: What role would Turkey want to play in global
affairs as a modern Muslim nation?
Erdogan: Turkey can serve as a model of how Islam and
democracy can coexist in a harmonious way. Turkey will prove (Samuel)
Huntington wrong when he said that there would be a clash of civilisations.
Turkey can show that harmony of civilisations is possible.”
Nitekim, bu mülakatın Türkçe orijinali Başbakanlık
Basın Merkezi’nin resmi internet sitesinde tam metin olarak yer almıştır.
Mülakatın ilgili kısmı şu şekildedir:
“SORU: Türkiye modern Müslüman bir ülke olarak, ne gibi
bir rol oynamak ister?
BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN: Türkiye, İslâmiyet'in ve
demokrasinin, ahenkli bir biçimde birarada bulunabildiğini gösteren bir
model olabilir. Türkiye, bir medeniyetler çatışması yaşanabileceğini söyleyen
Samuel Huntington'un yanılmış olduğunu kanıtlayacaktır ve medeniyetlerin ahenk
içinde yaşamasının mümkün olduğunu gösterebilir.”(EK-3)
Tek başına bu örnek bile, İngilizce metinlerin çevirisi
yaptırılmadan ve doğruluğu araştırılmadan, kasıtlı gazete haber ve
yorumlarından önyargılı bir şekilde aynen aktarılmak suretiyle “Ek” olarak
sunulması, partimiz hakkında “delil” oluşturma çabasının ne boyutlara
ulaştığını açıkça göstermektedir.
Bu gerçeklik karşısında farklı bir yaklaşım sergilemesi
gereken Başsavcı esas hakkındaki görüşünde de tahrifat yapmaya devam ederek
şöyle demektedir: “İddialarımızı doğrulayan kanıtlar, Başbakanın gazetecinin
sorusuna verdiği yanıtın içindedir. Başbakan
yanıtında, Türkiye'nin geleceğine ilişkin değerlendirmeler yaparken, geçmişine
ilişkin de sonuçlar çıkarmaktadır. Laik ve demokratik bir ülkenin ‘İslamiyetin
ve demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği bir model’
olacağını ifade ederken, bu tespitin arkasında Cumhuriyetin laik
karakterinin yadsınmasının yanı sıra, ülkemizde şimdiye kadar İslamiyet ile
demokrasinin bağdaştırılamadığı, bir çatışmanın yaşandığı ön yargısı ve
değerlendirmesi vardır.” (s.41). Başsavcılığın, ne anlama geldiği çok açık olan
bir metinden, “niyet okuyuculuğu” yöntemiyle bu kadar farklı anlamlar çıkarma
başarısı karşısında şapka çıkarmak gerekir. Öte yandan, Başsavcılık esas
hakkındaki görüşünde bu konuda tahrifat yapmayı sürdürmektedir. İddianamede
Başbakan’ın bu konuşmasının tamamen tahrif edildiğini ilk cevabımızda açık bir
şekilde ortaya koyduktan sonra, tahrifatı ortaya çıkan Başsavcılık bu defa da
esas hakkındaki görüşünde kelime oyunları ile farklı bir çarpıtmaya
başvurmaktadır. Başbakan’ın konuşmasında geçen “Türkiye İslamiyet'in ve
demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabildiği” ifadesi,
"İslamiyetin ve demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği”
şeklinde kullanılarak farklı bir anlam üretilmeye çalışılmıştır.
Basında yer alan haberlerin ek delillerle doğrulanmadan
kullanılması, hiçbir zaman var olmamış “olgu”ların delil olarak gösterilmesi
gibi bir garabeti de ortaya çıkarmaktadır. Örneğin, İddianamede, Meclis eski Başkanı Bülent
Arınç’ın “laik devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri” arasında,
“Başkanlığını yaptığı TBMM’nin mescidinde Kuran kursu açıldığının yazılı
basında yer aldığı” şeklinde bir ifadeye de yer verilmiştir (s.57). Başsavcılık
konuyla ilgili biraz araştırma yapmış olsaydı, bu haberin tamamen düzmece
olduğunu öğrenebilirdi. Nitekim bu konuda CHP Denizli Milletvekili Mehmet
Neşşar tarafından TBMM Başkanı Bülent Arınç’a yöneltilen “TBMM kampusü içindeki
mescitte Kur’an Kursu açılıp açılmadığı” şeklinde bir soru önergesi üzerine
mesele aydınlatılmıştır. Bu soruya verilen 3.7.2005 tarihli cevapta Mecliste
Kur’an Kursu açılmadığı, kurs açma yetkisinin de Diyanet İşleri Başkanlığına
ait olduğu belirtilmiştir (EK- 4).
Aynı
şekilde, tekzip edilen ve aslı olmayan konuşmalar da iddianamede delil olarak
kullanılmıştır.
Halbuki, kamu adına hareket eden iddia makamının iddianamesini gazete
kupürlerine dayandırırken, bu haberlerle ilgili tekziplerin olup olmadığını da
araştırması gerekirdi. Ayrıca aynı haber birden fazla basın ve yayın organında
birbirinden farklı şekillerde yer almış olmasına rağmen, iddianamede bunlardan
sadece maksada uygun olduğu düşünülenlerin alınması da objektiflikten
uzaklaşıldığını göstermektedir.
Öte yandan Başsavcı esas hakkındaki görüşünde, basında
yer alan haberlerin tekzip edilmemiş olmasını bunların doğru olduğuna karine
saymaktadır. Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Zira, bir gazete haberinin
tekzip edilmemiş olması orada yer alan hususların doğru olduğu anlamında
gelmez. Birçok Anayasa Mahkemesi kararında da belirtildiği üzere gazete
haberlerinin destekleyici başka kanıtlarla doğruluğunun ispatlanması şarttır.
Aksi durumda basında hakkında gerçek dışı haberler yer alan ancak tekzipte
bulunmayan ya da bulunamayan kişilerin bir hukuk devletinde kabul edilemeyecek
şekilde suçlanması tehlikesi ortaya çıkabilir. Tekzip kişinin kendi isteğiyle
başvuracağı bir yoldur ve kişileri buna zorlamak mümkün değildir. Sayısız basın
yayın araçlarının hergün onbinlerce haber yaptığı bir ortamda kişilerin bundan
haberdar olabilmesi bile çoğu defa mümkün değildir. Örneğin Başsavcı hakkında
yakın zamanda basın yayın organlarında binlerce haber yer almış ve bir kısmında
da çeşitli ithamlarda bulunulmuştur. Eğer Başsavcı bunları tekzip etmediyse
doğru olduğuna mı hükmetmek gerekir? Bir hukuk devletinde kişileri kendi
haklarındaki asılsız haberleri takip ve tekzibe zorlamak mümkün olmadığı gibi,
salt bu haberlerle o kişileri suçlamak da sorumluluk hukuku ilkeleriyle
bağdaşmaz.
İddianamede, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın
“Reformlar sancılı olur… Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken birçoğu
kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana ihtiyacımız var. Önemli olan bir şeyi
yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde
devam edeceğiz.” (s.85) şeklinde beyanda bulunduğu ileri sürülmüştür. Binali
Yıldırım’ın bu konuşması çeşitli basın organlarında yer almış, bunlardan sadece
birisinde “kanlı oldu” ibaresi geçmiştir. Oysa bu konuşmaya yer veren çok
sayıdaki diğer yayın organlarında bu ibare kesinlikle bulunmamaktadır. Kaldı
ki, bu konuşmanın yapıldığı derneğin resmi tutanaklarında da, söz konusu cümle
“Reformlar sancılı olur. Reformları uzlaşarak yapmak toplumun menfaatinedir. Reformların
bir kısmının sonu alındı. Bir kısmının da zamana bağlı olarak alınacaktır.
Kırıp dökmeden iş yapmak zorundayız” şeklinde yer almaktadır. Başsavcı esas
hakkındaki görüşünde bu konuşmayla ilgili haberin yer aldığı gazetenin tekzip
edilmediğinden bahisle konuşmanın yapıldığı derneğin resmi tutanağının doğruyu
yansıtmadığını ileri sürmektedir. Başsavcının bu konuşmayı düzenleyen kuruluşun
resmi tutanağı yerine, doğruluğu başka kanıtlarla desteklenmeyen söz konusu
gazetenin haberine itibar etmesi kabul edilemez. Öte yandan, bir an için Binalı
Yıldırım’ın “Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu”
sözünü söylediğini varsaysak bile bunun laikliğe aykırı bir söylem olarak
takdim edilmesi yanlıştır. Kaldı ki Yıldırım, iddianamede yer verilen
konuşmasında bu biçimdeki yöntemi tasvip etmediklerini de “önemli olan bir şeyi
yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde
devam edeceğiz” sözleri ile ifade etmektedir. İlginçtir ki, Başsavcı da esas
hakkındaki görüşünde “laikliğin dini dogmalara ve hurafelere karşı verilmiş
uzun ve kanlı bir mücadelenin ürünü olduğunu” (s.10) söylemektedir. Biz de
şimdi Başsavcının bu sözünü, laikliğin korunması için yapılmış bir “şiddet
çağrısı” olarak mı yorumlamalıyız? Bir
an için Binali Yıldırım’ın bu sözü söylediğini varsaysak bile,Başsavcının kendisi söyleyince
sorun teşkil etmeyen bir sözü, AK Partili birisi söyleyince kapatmaya delil
olarak sunması tam bir tutarsızlıktır.
Yine iddianamede AK Parti Mardin Milletvekili Nihat
Eri’nin TBMM Dışişleri Komisyonu toplantısında 2003 yılı Aralık
ayında yaptığı konuşmada din eğitiminin yeterince verilmemesinden yakınarak “Böyle
olunca da gençler illegal örgütlerin eline düşüyor. Tehvid-i Tedrisat Kanunu
getirildi tekkeler kaldırıldı, ama tekkelerde verilen bilgi, mevcut düzenleme
ile verilemiyor. Bu yüzden insanlar yanlış yerlere, hatta örgütlere
yöneliyorlar,” dediği ileri sürülmüştür (s.77). Halbuki söz konusu konuşma
iddianamede ileri sürüldüğü gibi olmayıp, bu konuşmada kesinlikle “tekke”
kelimesi geçmemiştir. Nitekim Komisyon Başkanı da bu durumu teyit etmiştir.
Ayrıca, basında çıkan haberler üzerine Nihat Eri, “tekzip” metni göndermiş,
ertesi günkü yayınlarında bir kısım gazeteler açıklamalarından bahsetmiştir.
Tekzipten hiç bahsetmeyen bir gazete muhabirine Basın Konseyi tarafından
“uyarma” cezası verilmiştir.
Diğer yandan, iddianamede AK Parti İstanbul
Milletvekili Egemen Bağış’ın açıkça “Bu benim düşüncem. Partimin düşüncesini
soruyorsanız, henüz bu konuyu konuşmadık” şeklinde ifade ettiği kişisel
görüşleri adeta partimizi bağlayan beyanlar olarak gösterilmiştir (s.98). Bağış
bu konuşmanın bazı kısımlarını tekzip ettiği ve tekzip metni 7 ve 8 Şubat 2008
tarihli basın ve yayın organlarında yer aldığı halde iddianamede bu
husus belirtilmemiştir. Aksine, bu konuşmanın bağlamından koparılarak ve
tekzipler dikkate alınmadan, Merve Kavakçı hadisesiyle irtibatlandırılmaya
çalışılması (s.124), iddianamenin deliller açısından zayıflığını ve kurgusal
boyutunu gösteren diğer bir çarpıcı örnektir. Başsavcı esas hakkındaki
görüşünde Egemen Bağış’ın bu sözleri söylediğine ilişkin bir ses kaydından
bahsetmekle birlikte, ekte sunulan deliller arasında buna dair bir kayıt
bulunmamaktadır.
İddianamede, bir televizyon programında “AKP'nin Merkez
Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Böhürler ile Meclis Anayasa Komisyonu
Başkanı Burhan Kuzu arasında geçen konuşmada, Ayşe Böhürler’in türbanlı olarak
hukuk öğrenimini bitirmiş bir kadının yargıçlık yapmasını savunduğu, bu
doğrultudaki önerilerini Burhan Kuzu’nun, ‘Acele etmeyin ona da sıra gelecek’
diye yanıtladığı” şeklindeki ifadelere yer verilmiştir (s. 95).
Bu iddia da tamamen gerçek dışıdır. Burhan Kuzu, hiçbir
yerde böyle bir açıklama yapmamıştır. Bu konuda yayınlanan gazete haberlerine
itibar etmek yerine, söz konusu televizyon programının kasetleri izlenmiş
olsaydı, iddianamede bu asılsız sözlere yer verilmezdi. Nitekim Kuzu, hakkında
bu yönde çıkan gazete haberlerini tekzip etmiş ve bu tekzip yazısı daha önce bu
yanlış haberi yayınlayan gazetelerin köşe yazarları tarafından da
yayınlanmıştır. Başsavcı esas hakkındaki görüşünde Burhan Kuzu’nun söz konusu
televizyon programında “susmak suretiyle” başkasının söylediği sözü
onayladığını söyleyerek, iddianamedeki ithamının yanlış olduğunu itiraf etmektedir.
Ancak ne yazık ki Başsavcı, Burhan Kuzu’nun susmasından bile bir anlam
çıkararak suçlamasını sürdürmektedir. Bir hukuk devletinde kişilerin susmasını
bile hukuka aykırı gören bir zihniyet hak ve özgürlükler bakımından endişe
vericidir.
Aynı şekilde, iddianamede partimiz Gaziantep
Milletvekili Fatma Şahin’in “kamuda türban takılması” hakkında beyanda
bulunduğu ileri sürülmüştür. (s.97). Ancak, Fatma Şahin’in konuşması bazı basın
organlarında tamamen çarpıtılarak yer almıştır. Şahin, daha sonra “kamuda çalışanların
başörtüsü takması gerektiğine ilişkin bir düşüncesi ve çalışmasının olmadığını”
açıkça belirtmiş ve bu konudaki düzeltmeler farklı basın organlarında yer
almıştır. Ne yazık ki, bu düzeltmeler de iddianamede yer almamıştır.
Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde Fatma Şahin’in sonradan böyle bir sözünün
olmadığını açıklamasının hiçbir değeri olmadığını iddia etmektedir. Fatma Şahin
böyle bir ifadesinin bulunmadığını belirtmek için tekzipte bulunmanın dışında
acaba daha ne yapabilirdi? Bu tekzibe rağmen ne yazık ki Başsavcının önyargısı
değişmemiştir. Bu durum bize Einstein’ın “önyargıları yıkmak atomu
parçalamaktan daha zordur” sözünü hatırlatmaktadır.
İddianamede Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın; 2004 yılı
Nisan ayında Almanya’da Frankfurter Allgemeine gazetesine verdiği demeçte “Eğer
bir kadın kapanması gerektiğini düşünüyorsa, bu konuda bir demokrat olarak
sadece şunu söyleyebilirim: buna hakkı var…Türban takılması, kamu
kuruluşlarında mümkün olabilir…Bizim kadınlara kendi kurallarımızı zorlamaya
hakkımız yok. Aksi halde bir yan konudan büyük sorun yaratırız” dediği
ileri sürülmektedir. (s. 89). Oysa Mehmet Aydın bu sözleri Almanya’da o tarihte
yaşanan başörtüsü tartışmaları hakkında söylemiştir. Mehmet Aydın’a Almanya’da
adı geçen gazete muhabiri, “Berlin’de başını örterek devlet okulunda derslere
giren öğretmen nedeniyle Almanya’da yoğun şekilde İslami başörtüsü
tartışılmaktadır. Hicap (başörtüsü) İslamcı aşırılığın bir simgesi midir?”
şeklinde sorular yöneltmiştir. Aydın’ın iddianamede yer verilen sözleri bu
soruya verilen bir cevap olup, Türkiye’deki sorunla ilgisi yoktur.
Diğer yandan, iddianamede Konya'nın Seydişehir
Belediye Başkanı İbrahim Halıcı’nın ''İnşallah bütün okullar imam hatip
olacak'' dediği, ileri sürülmektedir (s.105). Sadece Cumhuriyet gazetesinde yer
alan bu iddia tamamen asılsızdır. İddianamedeki bu söz, İbrahim Halıcı’nın
konuşmasını haber yapan 30 Mart 2008 tarihli çok sayıdaki yerel gazetenin
hiçbirinde yer almamıştır. Buna rağmen Başsavcılığın esas hakkındaki görüşünde
hala bu iddiasını sürdürmesi anlaşılır gibi değildir.
4. Yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunan sözler delil
olarak kullanılamaz
Yasama sorumsuzluğu kapsamında
bulunan beyanları nedeniyle milletvekillerinin Anayasanın açık hükmü ile mutlak
olarak sorumsuz kabul edilmesi karşısında, bunlardan dolayı beş yıllık parti
yasağı ve milletvekilliğinin düşmesi gibi yaptırımların uygulanmasının
istenmesi Anayasanın 83 üncü maddesinin amacıyla bağdaşmaz.
Yasama sorumsuzluğu,
milletvekillerinin yasama faaliyetlerini yürütürken açıkladıkları
düşüncelerinden ve verdikleri oylardan dolayı sorumlu tutulamamalarını ifade
eder. Anayasanın yasama sorumsuzluğuna ilişkin hükmüne göre, “Türkiye Büyük
Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste
ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi
üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında
tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar”. (m.83/1).
Yasama sorumsuzluğunun amacı, milletvekillerinin Meclis
çalışmalarındaki oy, söz ve düşünce açıklamalarından mutlak manada sorumsuz
tutulmasıdır. Demokrasilerde yasama sorumsuzluğu, milletvekillerinin hiçbir
şekilde hukuksal bir engellemeyle karşılaşmaksızın düşündüklerini özgürce ifade
etmek için getirilmiş önemli bir güvencedir. Böylece milletvekilleri kendileri
ya da mensup oldukları parti bakımından her hangi bir yaptırıma maruz
kalmayacakları güvencesiyle yasama faaliyetlerine “özgür iradeleri” ile
katılabileceklerdir.
İddianamede yasama sorumsuzluğu kapsamındaki oy verme
ve yapılan konuşmaların kapatma davasında delil olarak sunulması yasama
sorumsuzluğunu temelden zedelemektedir.
Milletvekilinin konuşmasından dolayı, her ne kadar bir
ceza davasında yargılanması durumu söz konusu değilse de, bu konuşmalarla
partisinin kapatılabilmesi yasama sorumsuzluğunun amacı ile açıkça
çelişmektedir. Nitekim yapmış olduğu konuşmadan dolayı partisinin kapatılmasına
sebebiyet veren milletvekilinin aynı zamanda hem milletvekilliği sona ermekte,
hem de bu tarihten itibaren beş yıl bir başka partinin kurucusu, üyesi,
yöneticisi ve deneticisi olamama biçiminde bir yaptırım uygulanmaktadır. Oysa
yasama sorumsuzluğu, tamamen yasama faaliyetleri ile ilgili bu biçimdeki
cezalandırmalara karşı da milletvekillerini koruyan bir güvence niteliğinde
olmalıdır.
Anayasa
Mahkemesi de yasama sorumsuzluğunun milletvekillerine sağladığı güvenceyi bir
kararında şu şekilde ifade etmektedir: “Milletvekilinin, yasama işleriyle
ilgili olarak Meclis'te kullandığı oylar, söylediği sözler, ileri sürdüğü
düşünceler nedeniyle yasama organı dışında herhangi bir makam tarafından
sorumlu tutulamaması anlamına gelen ve 83. maddenin birinci fıkrasında yer alan
‘sorumsuzluk’un amacı, ulusal iradenin tam bir serbestlikle açıklanmasıyla
birlikte görevin tam bağımsızlıkla yerine getirilmesinin güvenceye alınmasıdır…
Sorumsuzluk, cezalandırılmamayı; dokunulmazlık ise ertelemeyi amaçlamaktadır.
Anayasal konum gereği sağlanan bu güvence, yasama organı üyeleriyle öbür
görevliler ve yurttaşlar, dolayısıyla yasama organı üyesi olmayan partililer
arasında bir fark yaratmaktadır.” (E. 1986/13, K.1987/12, K.T. 22.5.1987).
Milletvekillerinin, yapmış oldukları konuşmalar ve
açıklamış olduğu düşüncelerinden dolayı partilerinin kapatılabileceğini,
milletvekilliklerinin düşeceğini ve beş yıl siyasi parti yasağına maruz
kalabilecekleri endişesini taşımaları durumunda, yasama faaliyetlerine özgür
iradeleriyle katılabileceklerini düşünmek mümkün değildir. Bu da sonuçta yasama
faaliyetlerinin layıkıyla yerine getirilmesini engelleyecektir. Başka bir
ifade ile partili milletvekillerinin konuşmaları, partilerinin kapatılmasında
gerekçe olarak kullanıldığı takdirde, yasama sorumsuzluğunun pratikte bir
anlamı kalmayacaktır.
Ayrıca parti kapatma davalarında yasama sorumsuzluğunun
dikkate alınmaması, partili milletvekillerinin ifade özgürlüğünün bağımsız
milletvekilleriyle karşılaştırıldığında eşitsiz biçimde kısıtlanması sonucunu
doğuracaktır. Bu durum da demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları
olarak nitelendirilen siyasi partilerin özel olarak cezalandırılması anlamına
gelecektir.
Bu nedenle Anayasanın 69 uncu maddesindeki beş yıllık
siyasi parti yasağı, 84 üncü maddedeki milletvekilliğinin düşmesi ile 83 üncü
maddedeki sorumsuzluk hükümlerinin birlikte değerlendirilerek uyumlu bir yoruma
tabi tutulması zorunludur. Böyle bir değerlendirme sonucunda da, 83 üncü
madde hükmünün daha “özel” bir hüküm olarak diğerleri karşısında üstün
tutulması gerekir.
Kaldı ki, iddianamede partimiz milletvekillerine atfen
yer verilen beyanların tamamı, yasama sorumsuzluğu güvencesini gerektirmeyecek
şekilde ifade özgürlüğü kapsamındadır. Bu nedenle iddianamedeki anlayışa göre
yasama sorumsuzluğu tamamen tersine sonuçlar verecek biçimde işletilmeye
çalışılmakta ve bu bakış açısına göre normalde suç olmayan konuşmalar,
milletvekilleri tarafından yapıldığında partinin kapatılmasına ve böylece
milletvekilinin beş yıl siyasi faaliyet yasağı ile cezalandırılmasına yol
açabilmektedir.
Bu bağlamda iddianamede yer alan ve Başsavcının siyasi
parti özgürlüğüne bakış açısını özetleyen şu ifade bu özgürlüğü tamamen
güvencesiz hale getirmektedir: “Hukuk düzeninin suç olarak öngörmediği eylem,
bu eylemin bir siyasi parti tarafından veya siyasi parti aracı kılınmak yoluyla
işlenmesi durumunda, yarattığı ve kaçınılmaz olarak yaratacağı sonuçları
gözetildiğinde, siyasi parti için yasaklama gerektirebilir. Eylemin suç olarak
düzenlenmemesi, o eylemin hiçbir biçimde kınanamaması sonucunu
doğurmaz.”(s.22). Öncelikle belirtilmelidir ki, bir eylemin siyaseten
eleştirilmesi ya da kınanması ile eylemin kapatma davasında delil olarak
kullanılması birbirinden çok farklı sonuçlar doğurur. Bu biçimdeki ayırıma
özellikle dikkat edilmelidir. Bir eylemin kınanabilir nitelikte olması onun
hukuken de müeyyideye tabii olduğu anlamına gelmez. Siyasi alanda yaşanan
tartışmalara yönelik kınama biçimindeki tepkiler siyasi alanın aktörlerince
ortaya konulabilir. Ancak, siyasi alandaki bu tartışmaların etkisinde kalarak
bir siyasi partinin hukuken müeyyidesi olmayan bir eylemden dolayı kapatılmasını
talep etmek iddianamenin, hukuki değil, siyasi endişelerin etkisinde kalınarak
hazırlanmış olduğunu teyit etmektedir.
5.
Partinin kurulmasından önceki söz ve eylemler partimize isnat edilemez
İddianamede ve esas hakkındaki görüşte AK Parti’nin kurulmasından
önceki dönemlere ait açıklamalara da yer verilmiştir. Bu açıklamaların laikliğe
aykırı olup olmadığı sorunu bir yana, kapatma davasına konu edilen partiyi
bağladığı da ileri sürülemez.
Bir siyasi partiye isnat edilebilecek söz ve
eylemlerin, zorunlu olarak bu siyasi partinin kurulduğu tarihten sonraki döneme
ait olması gerekmektedir. Oysa iddianamede aksi bir durum hiçbir hukuki
dayanağı olmaksızın kabul ettirilmeye çalışılmakta ve aynen şu ifadeye yer
verilmektedir: “Kapatma davasına konu edilen eylemlerin işlendiği tarihlerin
bir önemi bulunmamaktadır. Eylemlerin üzerinden ne kadar süre geçse de, bu
eylemlere, ‘odaklığın’ ortaya konulması yönünden iddianamede dayanılması
olasıdır” (s.22). Siyasi partinin kurulmadan önceki bir dönemde kişilerin
söylediği sözlerinden dolayı o partiyi sorumlu tutan bir yaklaşım, hukuk
devleti ilkesinin ihlali anlamına gelmektedir.
Bir partinin kurulmasından yıllar önce yapılmış
açıklamaların bu partiye isnat edilmesi ve partinin kapatılmasında gerekçe
olarak kullanılmak istenmesi “hukukun genel ilkeleri, hukuk devleti ve hukuk
devletinin unsurlarından olan “hukuki güvenlik” ilkesine açıkça aykırıdır.
İddianamede (s.31-33), özellikle Başbakanın AK Partinin kurulmasından yıllar
önce söylediği ileri sürülen bazı sözleri ön plana çıkarılarak, Anayasa
Mahkemesi üyelerinde psikolojik bir etki meydana getirilmek istenmektedir. Bu
sözlerin, söylenip söylenmediği bir yana, yıllar sonra kurulan bir partiyi
bağlamayacağı açıktır ve kapatma gerekçesi olarak kullanılması sorumluluk
hukuku prensiplerine kesin olarak aykırıdır.
İddianamedeki bu yaklaşım, siyaset kurumunun ve
siyasetçilerin üzerinde, adeta beşikten mezara kadar süren bir sorumlu tutma
zihniyetini yansıtmaktadır. Hukukta “süre” denen bir kavramı tanımayan bu
yaklaşımın hukukun genel ilkelerine aykırı olduğu açıktır.
Kaldı ki, siyasi parti kurulmadan önce yapılan
konuşmaların ifade özgürlüğü kapsamında olduğu da bir gerçektir. Nitekim bu
durum yargısal süreç sonucunda teyit edilmiştir. Örneğin AK Parti milletvekili Ömer
Dinçer’in, partimizin kurulmasından yıllar önce, 1995 yılında, bir
bilimsel sempozyumda sunduğu bildiriden dolayı yapılan ceza soruşturmasında
Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı
vermiştir. 7.6.2004 tarihli bu kararda söz konusu bildirinin ifade özgürlüğü
kapsamında olduğu şu şekilde vurgulanmıştır:
“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘ifade
özgürlüğü’ başlığını taşıyan 10. maddesinde herkesin görüşlerini açıklama ve
anlatım özgürlüğüne sahip olduğu belirtilerek, bu hakkın kanaat özgürlüğü ile
kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber
veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerdiği belirtilmiş, sözleşmenin
uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da açıkça
şiddet ve şiddete çağrı içermeyen her türlü düşüncenin ifade özgürlüğü
kapsamında kabul edildiği vurgulanmıştır.
Suç ihbarı dilekçesine ekli ‘Bilgi ve Hikmet’ isimli
derginin Güz/1995 tarihli 12. sayısında neşredilen konuşma metninin kül olarak
değerlendirilmesi neticesinde belirtilen konuşmanın şiddete çağrı ve suç
işlemeye tahrik içermemesi, ifade özgürlüğü kapsamında kalması nedeniyle,
TCK’nun 146/2, 311, 312/1–2 maddelerinde düzenlenen suçların unsurlarının
oluşmadığı anlaşılmakla;
Müsnet fiillerle ilgili olarak sanık hakkında TAKİBAT
YAPILMASINA MAHAL OLMADIĞINA… karar verildi.” (E.2004/128, K.2004/23, K.T. 07.
06. 2004)”.
Benzer şekilde, iddianamede Milli Eğitim Bakanı Hüseyin
Çelik’in, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" adlı
kitabındaki düşünceleri de “delil” olarak sunulmaktadır (s.73). Oysa bu kitabın
içinde yer alan ve davada delil olarak gösterilen makale, ilk olarak partimizin
kurulmasından yıllar önce, 1994 yılında bir dergide yayınlanmıştır.
Yayınlandığı tarihten itibaren hiçbir yargısal takibata konu olmayan ve zaten
ifade özgürlüğü kapsamında bulunması nedeniyle Anayasaya da aykırılık taşımayan
görüşler, Cumhuriyet gazetesinin 2.10.2003 tarihli nüshasında haber yapıldıktan
sonra iddianameye dâhil edilmiştir.
Hukuk devletinde, yıllar
önce yapılmış konuşmaların, konuşmayı yapanın iradesi dışında yeniden
yayınlanması, bu konuşmaları bugün yapılmış konumuna getirmez. Her hangi bir
parti üyesinin, partinin kuruluşundan önceki beyanları partiye isnat edilemez.
Bu beyanların, partinin kuruluşundan sonra yazılı veya görsel basın tarafından
tekrar edilmesi dahi aynı ilkeye tabidir.
6. Parti üyesi olmayan kişilerin söz ve faaliyetleri
partimiz aleyhine delil olarak kullanılamaz
İddianamede, “parti üyeliğinden ayrılanların fiil ve
söylemleri de partiye isnat edilebilir. Bu anlamda Abdullah Gül’ün, parti
kurucu üyesi, başbakan, başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olarak eylem ve
beyanları da partiye yüklenebilecektir” (s.24) denmekte ve esas hakkındaki
görüşte de bu iddia tekrarlanmaktadır (s.31).
Kapatma davasının açıldığı tarih itibariyle partiyle
hukukî ve fiilî bağı kalmamış olanlar için yaptırım uygulanması ve bunlara
isnat edilen fiillerin siyasî partinin kapatılması talebine gerekçe
gösterilmesi, ancak kanunda bu yönde açık bir hüküm bulunmasına bağlıdır ki,
Anayasada da Siyasi Partiler Kanununda da böyle bir hüküm bulunmamaktadır.
Böyle bir düzenleme bulunmadığı gibi, Anayasanın 69
uncu ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 95 inci maddelerinde yer alan
düzenlemeler de, dava açılmadan önce partiyle hukukî bağı kalmamış olanlar için
siyaset yasağı talep edilemeyeceğini ve bunlara isnat edilen fiillerin siyasî
partinin kapatılması talebine gerekçe gösterilemeyeceğini ortaya koymaktadır.
Anılan hükümlere göre ilgililer hakkında yaptırım
uygulanabilmesi için, bunların, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından
Anayasa Mahkemesi nezdinde dava açıldığı tarihte ilgili siyasî partinin üyeleri
olmaları gerekmektedir. 95 inci maddenin “Kapatılan siyasî partiler ve
mensuplarının durumu” şeklindeki başlığı da, siyasî parti mensubu olmayanlar
hakkında bu maddenin uygulanamayacağını göstermektedir.
Bu itibarla, kapatma davası açılmadan önce
Cumhurbaşkanı seçilen kişinin, kapatılması istenen siyasî partiyle hukukî ve
fiilî bağı kalmadığından, dolayısıyla siyasi parti mensubu olmasından söz
edilemeyeceğinden, iddianamenin sözü edilen bölümleri dayanaktan yoksundur.
İddianame kamu görevlilerinin fiillerinden dolayı da
partimizi sorumlu göstermektedir. Buna göre, “devlet kadrolarında yer alan
anılan görevlilerin (Müsteşar, Müsteşar yardımcısı, genel müdür, vali,
kaymakam, baştabip, belediye başkanı, okul müdürü, vb.) eylemleri de, siyasi
partinin bakış açısına ve bunun da bir gereği olarak ortaya çıkması ve
biçimlenmesi nedeniyle siyasi partiye isnat edilmesi gerekmektedir.” (s.155).
Parti üyesi olmayan kamu görevlilerinin beyan ve
eylemlerinden dolayı da, iktidarda olsalar bile, parti ya da partililer sorumlu
tutulamaz. Aksi düşünce Anayasamızda da ifadesini bulan (m.38) “cezaların
şahsiliği ilkesi” ile bağdaşmaz. Kaldı ki, bir siyasi partinin kimlerin
eylemlerinden sorumlu olacağı Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında
tadadi olarak sayılmış olup bunlar arasında parti üyesi olmayan kamu
görevlileri bulunmamaktadır.
Öte yandan, kamu görevlileri, işledikleri bir suç
varsa, bunlardan dolayı şahsi olarak ceza kovuşturmasına ya da disiplin
soruşturmasına maruz kalırlar. Keza kamu görevlilerinin hukuka aykırı
işlemlerinin de idari yargı aracılığıyla denetlenmesi mümkündür.
İddianamede, örneğin, Yükseköğretim Kurulu (YÖK)
Başkanının üniversitelerde kılık kıyafet özgürlüğü hakkındaki açıklamaları ve
bu konuda Anayasa hükümlerine göre işlem yapılması yönünde üniversite
rektörlerine gönderdiği yazı, “kanun dışı eylem” olarak nitelendirilmiş (s.124)
ve partimizin “Anayasaya aykırı eylemleri arasında” sayılmıştır. Halbuki, YÖK
Başkanı 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 6 ncı maddesine göre Cumhurbaşkanı
tarafından doğrudan atanmaktadır. Her şeyden önce, YÖK Başkanının anılan
faaliyetlerinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Kaldı ki bulunsa da, bundan
dolayı AK Parti hükümeti sorumlu tutulamaz. Aksi halde, AK Parti hükümetleri
döneminde görev yapan bütün YÖK başkanlarının faaliyetlerinden de hükümeti
sorumlu tutmak gerekirdi.
Başsavcı esas hakkındaki görüşünde, üst düzey bazı kamu
görevlilerinin laiklik karşıtı eylem, söz ve yazıları nedeniyle bu görevlere
getirildikleri gibi, hem hükümetimiz hem de bu kamu görevlileri bakımından asla
kabul edilemeyecek akıl almaz bir iddiaya yer vermektedir. Bu iddiayı ispat
edecek en küçük bir delil sunulamamış olması, masumiyet karinesinin keyfi bir
şekilde ihlal edildiğini ortaya koymaktadır. Yine Başsavcı, YÖK Başkanı
hakkında, bir bakan ve bürokratlar arasında geçen konuşmalardan bahisle,
icraatlarının hükümetten bağımsız olmadığını iddia etmektedir. Bu tür siyasi
magazin konularının asgari bir ciddiyete sahip olması gereken bir hukuki
metinde yer alması talihsizliktir. Öte yandan, her ne kadar özerk de olsa
yürütme içinde yer alan Yükseköğretim Kurulu’nun faaliyetlerinde hükümetle
işbirliği halinde çalışmasında yadırganacak bir husus bulunmamaktadır.
Vali ve kaymakamlar gibi kamu görevlilerinin
icraatlarından dolayı iktidar partisinin sorumlu tutulabileceğine dair
Başsavcılık görüşü de, parti-devlet özdeşliğinin geçerli olduğu tek parti
döneminin anlayışını yansıtmaktadır. Bilindiği gibi, 1935’ten sonra Türkiye’yi
yöneten siyasi partinin Genel Sekreteri İçişleri Bakanlığı, il başkanları
valilik, ilçe başkanları da kaymakamlık görevlerini yerine getirmekteydiler. Bu
durum artık geride kalmıştır. Günümüzde parti üyesi olmayan kamu görevlilerinin
beyan veya işlemlerinden dolayı siyasi partiler, iktidarda olsalar bile,
sorumlu tutulamazlar. Bu görevlilerin atanmasına dair işlemler ve atamadan
sonra da görevlilerin işlem ve eylemleri yargı denetimine açıktır. Dolayısıyla,
Hükümetin atamalarında ve bu görevlilerin işlemlerinde hukuka aykırı bir durum
varsa, bunun yargısal denetimi zaten yapılabilmektedir. Kaldı ki, kamu
görevlilerinin iddianamede yer verilen beyan ve faaliyetlerinde de laikliğe
aykırı sayılabilecek bir eylem bulunmamaktadır.
Bir an için bir hükümetin kamu görevlilerinin eylem ve
işlemlerinden dolayı “siyasi” olarak sorumlu olabileceği düşünülse bile,
hükümetlerin siyasi sorumluluğu ile partilerin hukuki sorumluluğunu birbirine
karıştırmamak gerekir. Hükümetlerin siyasi sorumluluğu ancak TBMM içinde
işletilebilen “gensoru” gibi denetim mekanizmalarının harekete geçirilmesiyle
mümkün olur. Seçimler de hükümetlerin halka hesap verdikleri bir diğer siyasi
yöntemdir. Halbuki, partilerin Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesi hukuki
bir süreçtir ve kapatma yaptırımı da hukuki bir sonuçtur. Dolayısıyla,
hükümetlerin siyasi sorumluluğu kapsamındaki konuların siyasi partilerin hukuki
denetimi sürecine dâhil edilemeyeceği açıktır.
22 Temmuz 2007 seçimlerinde partimizden milletvekili
seçilen Ömer Dinçer’in yıllar öncesine ait bazı sözlerinin partimiz aleyhine
delil olarak sunulması ve bu milletvekilimiz hakkında parti yasağı istenmesi
ise birçok bakımdan hukuka aykırıdır. Herşeyden önce, yukarıda açıklandığı
üzere Ömer Dinçer’in söz konusu ifadeleri nedeniyle hakkında takipsizlik kararı
verilmiştir ve bu ifadelerde laikliğe aykırılık bulunmamaktadır. Öte yandan,
Ömer Dinçer’in bu açıklamaları partimizin kurulmasından yaklaşık on yıl önce
yapılmıştır. Ayrıca, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde siyasete giren Dinçer hakkında
o tarihten itibaren laikliğe aykırı en küçük bir söz ya da eylem Başsavcılık
tarafından ileri sürülememiştir. Kapatılması istenen bir siyasi partinin kurulmasından
yıllar önce söylenen bir sözden dolayı bu kişi hakkında parti yasağı talep
edilmesi hukuk tarihine geçecek ibretamiz bir olaydır.
İddianamede, “Adalet ve Kalkınma Partisi Konya
Milletvekili Halil Ürün’ün danışmanlığını yürüten Ahmet Şükrü
Kılıç’ın; türbanlı olduğu için 28 Şubat döneminde görevine
son verildiği bildirilen eşi Nilgün Kılıç’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin
2003 Yılı Kasım ayında yapılan büyük kongresinde MKYK üyeliğine seçilmesini “işte
28 Şubat’ın rövanşı diye ben buna derim” (s.105) ifadesine yer verilerek,
Kılıç’ın bu sözlerinden partimiz sorumlu tutulmaktadır. Başsavcılığın bu
iddiası da birçok bakımdan gerçek dışı ve hukuka aykırıdır. Birinci olarak,
Ahmet Şükrü Kılıç bu sözleri
söylememiştir. Kaldı ki söylemiş olduğunu varsaysak bile, yoğun insan hakları
ihlallerinin yaşandığı 28 Şubat sürecine yönelik bir eleştirinin neden
“laikliğe aykırı bir eylem” olarak nitelendirildiğini anlamak mümkün değildir.
İkinci olarak, partimize üye olmayan Ahmet Şükrü
Kılıç’ın bu sözlerinden partimizin sorumlu tutulması
cezaların şahsiliği ilkesi ve sorumluluk hukukuna aykırıdır. Üçüncü olarak,
parti üyesi olmayan Ahmet Şükrü Kılıç
hakkında parti yasağı istenmesi de cezaların şahsiliği ilkesi ve sorumluluk
hukukuna aykırıdır. Kendisi değil eşi parti üyesi olan bir kişinin sözlerinden
dolayı partimizi sorumlu tutan ve söz konusu kişi hakkında parti yasağı isteyen
Başsavcılık bu yaklaşımıyla hukuk devletine aykırılıkta doruğa çıkmaktadır. Öte
yandan hiçbir zaman partimizin üyesi olmamış bir kişiyi “eş durumundan sorumlu”
tutarak hakkında parti yasağı istemek, hiçbir yerde ve hiçbir zaman benzeri
görülmemiş bir hukuk garabetidir. Başsavcılığın mantığına göre sadece
partililerin değil parti mensuplarının tüm akraba ve hısımlarının söz ve
davranışlarından dolayı partimiz sorumlu tutulabilecektir.
7. Partimizin benimsemediği söz ve faaliyetler partimiz
aleyhine delil olarak kullanılamaz
İddianame ve esas hakkındaki görüşte
parti yetkililerinin benimsemediği konuşmalar delil olarak yer almıştır. Parti
üyelerinin söylem ve eylemlerinin kapatma davasında ilgili siyasi parti
açısından odak olmada kullanılabilmesi için parti yetkililerinin bunları
benimsemesi şarttır.
Öte yandan, bir partilinin Anayasaya aykırı bir tutum
içinde olduğunun ileri sürülebilmesi için münferit ya da bağlamından koparılmış
söz ve eylemler yeterli olamaz. Siyasi parti üyesi veya yetkilisi olan kişinin
tutumunu belirleyebilmek için, söz ve eylemlerin bütünsel bir biçimde ele
alınması ve aynı konuda farklı zamanlarda ortaya koyduğu genel yaklaşım dikkate
alınmalıdır.
İddianamede, parti üyelerinin söylem ve eylemlerinin
parti yetkilileri tarafından benimsendiğine dair en küçük bir delil
sunulamamıştır. Hatta, parti yetkilileri tarafından açıkça reddedilen sözler
bile deliller arasında sayılmıştır.
Örneğin, iddianamede AK Parti Adana eski Milletvekili
Abdullah Çalışkan’ın sözleri deliller arasında sayılmıştır (s.90-91). Oysa aynı
toplantıda divanı yöneten Genel Başkan Yardımcısı Nihat Ergün, bu konuşmaya
müdahale etmiş, parti olarak bu görüşleri benimsemediklerini açıklamış, ama
bu açıklamaya iddianamede yer verilmemiştir. Nihat Ergün, Abdullah Çalışkan’ın
konuşmasının ardından şunları söylemiştir:
“Biz bir
hizmet milliyetçisiyiz, hizmet. Parti olarak da bir hizmet partisiyiz, bir
ideolojik parti değiliz. Toplumu
adam etme sevdasında bir partinin üyeleri değiliz biz. Toplumu bir veri kabul ediyoruz. İşte toplum bu. Bu toplumdan
etkileniyoruz, günü geldiğinde bu toplumu etkiliyoruz, görüş ve düşüncelerimizle. Bu toplumun var olan
problemlerini çözmek ve bunu daha
ileriye götürmek için uğraşan bir siyasi partiyiz. Muhafazakâr demokrat bir
siyasi partinin üyeleriyiz,
gençliğiz, yöneticileriyiz. Muhafazakâr partiler devrimci partiler değildirler.”
Başsavcılık esas hakkındaki
görüşünde, “Bu sözlerin benimsenmediğinin bir başka partili tarafından
açıklanması, eylem ve söylemlerinde takiyyeyi bir yöntem olarak kullanan davalı
partiye hakim olan genel inanç ve beklentiyi değiştirmeye, yok saymaya yeterli
değildir” (s.15) demektedir. Başsavcının bir başka partili dediği kişi o
dönemde partimizin Genel Başkan Yardımcısı idi. Kaldı ki, Abdullah
Çalışkan’ın bu konuşması adli soruşturmaya konu olmuş ve suç unsuru
bulunmayarak koğuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir.
Kamu adına hareket eden, bu nedenle
objektif olması gereken ve lehe olan delilleri de toplamak zorunda olan
Başsavcının, sözde aleyhimize sunduğu delili açıkça etkisiz kılan bir konuşmayı
kafasında oluşturduğu takiyye kavramı ile geçiştirmeye çalışması önyargılı olma
ve şartlanmışlığın bir göstergesidir. Başsavcılığın bu yaklaşımı karşısında
hukuken geçerli olan tekzip, düzeltme ve reddetme biçimindeki kavramların
hiçbir anlamı kalmamaktadır.
İlk
cevabımızda da belirttiğimiz gibi AK Parti, bazı parti üyelerinin ve belediye
başkanlarının parti politikalarıyla uyuşmayan kişisel görüşlerini benimsemediği
gibi, özellikle yerel yönetimlerin faaliyetlerinde parti politikalarına aykırı
tutum ve davranışlardan kaçınılması gerektiğine dair genelgeler yayınlamıştır.
Bu genelgelerde belediyelerin parti programıyla bağdaşmayan kültürel
faaliyetlerden kesinlikle kaçınmaları talimatı verilmiştir(EK- 5).
Başsavcılık
esas hakkındaki görüşünde belediyelerin sadece kültürel faaliyetleri ile ilgili
olarak uyarıldığını, bunun dışındaki laikliğe aykırı faaliyetler bakımından bir
uyarı yapılmadığını iddia etmektedir (s.40). Söz konusu genelgede belediyelerin
asli görevleri arasında yer almayan hiçbir faaliyette bulunmaması istenmiş olup
Başsavcılığın iddiası doğru değildir. Kaldı ki belediyelerin bu genelgenin
kapsamı dışında değerlendirilecek faaliyetleri de söz konusu olmamıştır.
Öte
yandan AK Parti, kurulduğu günden bu yana kamuoyuna da açık on binlerce
toplantı, miting, ziyaret, konuşma ve etkinlikte bulunmuştur. Nitekim AK
Parti’nin merkez ve yerel teşkilatları her ay binlerce etkinlik
gerçekleştirmektedir. Bütün bu etkinliklerin, partinin temel prensipleri
doğrultusunda ve yasalara uygun biçimde yürütülmesine özen gösterilmektedir.
Elbette,
bunca yoğun etkinliklerde bazı hukuka aykırı söz ve davranışlar olabilir. Çünkü
insanın olduğu yerde her zaman hata olabilir. Önemli olan bu yanlış söz ve
eylemlerin partinin yetkilileri, kurulları, organları tarafından benimsenip
benimsenmediğidir. AK Parti, kendi içinde mevzuata, parti tüzük ve programına
aykırı üye eylemleri nedeniyle disiplin sürecini en iyi işleten ve sıkı biçimde
uygulayan bir partidir.
İddianamede
disiplin soruşturması açılan partililerin beyanları da delil olarak
gösterilmiştir. Disiplin soruşturmasına tabi tutulan söz ve faaliyetlerin
partimiz aleyhine delil olarak kullanılması mümkün değildir.
İddianameye göre, “siyasi partilerin hedef ve
amaçlarıyla bağdaşmayan eylem ve söylemleri nedeniyle ilgili kişilerin
eleştirilmemesi ve haklarında disiplin soruşturması başlatılmaması, bu
eylem ve söylemlerin o siyasi parti tarafından benimsendiği anlamındadır”
(s.25). Buna rağmen partimizin bazı üyelerle ilgili olarak parti tüzüğü
uyarınca yaptığı disiplin soruşturmalarının görmezlikten gelinerek, hakkında
soruşturma işlemi yapılan parti üyelerinin beyanlarının da delil olarak
sunulması bir tutarsızlık ve önyargının bulunduğunu göstermektedir.
İddianamede partimizin bazı milletvekillerinin
başörtüsünün kamu görevlileri için de serbest olması gerektiği yönündeki ve
başka konulardaki kişisel beyanları partimiz aleyhine delil olarak sunulmuştur.
Halbuki partimiz bu tür kişisel görüşleri benimsemediğini kamuoyuna açıklamakla
yetinmemiş, parti politikalarına aykırı bu konuşmaları yapanlar hakkında
disiplin soruşturması yapmış ve ceza vermiştir.
Normalde düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında bulunan
bu sözler hakkında bile disiplin soruşturması açmamız, parti olarak bu
konularda ne kadar hassas olduğumuzu göstermektedir. Dolayısıyla bu kişiler
hakkında partimizin disiplin soruşturması başlattığı kamuoyuna açıklandığı ve basın
ve yayın organlarında da yer aldığı halde, bu sözlerin yine de partimiz
hakkında delil olarak sunulması iyiniyetle bağdaşmayan bir tutumdur.
Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde, partimizin
açtığı disiplin soruşturmalarında bazı partililere hafif, bazılarına ise ağır
yaptırımlar uygulandığını, bunun ise bir çifte standart oluşturduğunu
söylemektedir (s.35). Bir partinin disiplin soruşturmaları sonucunda üyelerine
ne tür cezalar vereceği kendi iç meselesidir. Başsavcılığın bu konuya hangi
yetki ile müdahil olmak istediği anlaşılır gibi değildir. Öte yandan bu davayla
hiçbir şekilde ilişkisi olmayan eski bir üyemize verilen disiplin cezası
eleştirilerek çifte standarttan söz edilmesi ilginçtir.
8. İddianamede “lehe olan delillere” yer verilmemiştir
5271 sayılı yeni Ceza Muhakemesi Kanunu ile
iddianamenin hazırlanması ve içeriği konusunda önemli bir reform
gerçekleştirilmiştir. Buna göre bir iddianamede yalnızca isnat ve aleyhe olan
deliller değil, lehe olan hususların da gösterilmesi zorunludur (CMK.m.170/5).
Esasen Başsavcılığın aleyhe kullanılmak üzere delil olarak iddianamede yer
verdiği hiçbir söz ve faaliyette “laikliğe aykırılık” isnadını ispatlayacak bir
nitelik bulunmamaktadır. Bununla birlikte Başsavcılığın mantığı açısından
“laikliği destekleyici” beyanların da “lehe deliller” olarak sunulması
gerekirdi. Başka bir ifadeyle, “Kendine göre aleyhe olan hususları”
toplayan Başsavcının, “kendine göre lehe olan hususları” da
iddianamesine koyması beklenirdi.
Başsavcılık delil oluşturma gayreti
içerisinde sadece aleyhe olan delilleri sunmuş ve yoğun biçimde konuşmaları
bağlamından koparma örnekleri sergilemiştir. İddianamede 50 nolu delil olarak
sunulan Başbakanın konuşması bunlardan sadece bir tanesidir.
İddianamede Başbakanın, “Bir
taraftan din ve vicdan özgürlüğü diyeceksiniz, öbür taraftan kalkıp Müslüman
için böyle bir defans uygulayacaksın. Bu defans uygulamaya bir defa kimsenin
hakkı yok” ifadelerine yer verilmiştir (s.50). Ancak iddia makamı,
delillerin toplanmasında tarafsızlık ilkesine riayet ederek Başbakanın aynı
konuşmasında geçen ve gazetelerde de yer alan şu beyanlarını da dikkate almış
olsaydı daha sağlıklı sonuçlara varabilirdi:
“Halkı Müslüman, demokratik ve laik
bir ülke olarak medeniyetler arasında iletişim kurulmasında önemli bir rol
oynayabileceğimiz gerçektir.”
“Partimizi kurduğumuzda programımıza
yerleştirdiğimiz ilke şudur: bizim partimiz din eksenli bir parti değildir.
Bizim partimiz muhafazakar demokrat bir partidir ve süreci bu şekilde
çalıştırırken halkımızın da yaklaşık %99’u müslümandır.”
“Her dinin mensupları arasında
aşırılar çıkabilir. Ama gelin biz bu aşırılıklara karşı çıkalım. Aşırılıkların
karşısında hep birlikte beraber olalım. Dayanışma içinde olalım.”
Başbakanın bu ifadeleri, iddia
makamının iddiasını temelden çökertmekte, onu tekzip etmektedir. Başsavcı
kanuni görevi olan lehe delilleri toplama girişiminde bulunmadığı gibi, ilk
cevabımızda sunduğumuz sözde aleyhe delilleri çürüten tekzip ve düzeltmeleri de
görmezlikten gelmede ısrarcı tutumunu sürdürmektedir.
9. Delil üretme gayretiyle “masumiyet karinesi” ihlal
edilmiştir
Başsavcılığın iddianamesi ve esas
hakkındaki görüşünde çok belirgin olan bir özellik de, delil üretme gayreti
sonucu olarak yoğun biçimde “masumiyet karinesi”nin ihlal edilmesidir.
İddia makamı, aynı şeyde: “susmuşsan
neden sustun?”, “susmamışsan neden konuştun?”, “tekzip etmemişsen neden
tekzip etmedin?”, “tekzip etmişsen baskı üzerine veya sorumluluktan kurtulmak
için tekzip ettin”, “disiplin hükümlerini uygulamışsan bu göstermeliktir veya
yeterli değildir” biçimindeki sözler, Başsavcının hukuka rağmen ulaştığı
hükümlerdir. Hiçbir iddia makamı, bu denli keyfiliği hukuk giysisine
büründüremez. Hukuk, her ne ise o dur; ancak asla bu değildir
Başsavcılık iddianamede “Laikliğe
aykırı eylemleri nedeniyle 1997 yılında Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü
görevinden alınan Beşir Atalay” şeklinde bir ifadeye yer vermiştir (s.26).
İnsan hakları ve hukukun hiçe sayıldığı 28 Şubat sürecinde hukuk dışı ve keyfi
bir işlemle rektörlük görevinden alınan Beşir Atalay’ın ne o gün ne de daha
sonra ortaya konulmuş tek bir laikliğe aykırı eylemi bulunmamaktadır. Hal böyle
iken bir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının “masumiyet karinesi”ni açıkça ihlal
etmek suretiyle böyle bir iddiaya yer vermesi hukuk dışı 28 Şubat sürecindeki
mantığın bir uzantısıdır.
İddianamede “Talim Terbiye Kuruluna sorulmaksızın
görevlendirilen 33 kişinin Cumhuriyet devrimlerine aykırı faaliyetleriyle
bilinen Eğitim Bir-Sen’e üye olanlar arasından seçildiği” ileri sürülmektedir
(s.113). Bu iddia, görevlendirilen öğretmenlerin 9’unun Türk Eğitim-Sen, 4’ünün
Eğitim-Bir-Sen, 2’sinin de Eğitim-Sen üyesi olması nedeniyle gerçek dışıdır.
Ayrıca, masumiyet karinesine herkesten çok dikkat etmesi gereken iddia
makamının, yasal bir kuruluş olarak faaliyet gösteren bir sendikayı “Cumhuriyet
devrimlerine aykırı faaliyetleriyle bilinen” bir kuruluş olarak nitelemesi ve
bu sendikaya üye devlet memurlarını da zan altında bırakması masumiyet
karinesini ihlal etmektedir.
Başsavcılığın, Anayasa ve yasaların öngördüğü şartlar
çerçevesinde tamamen hukuka uygun olarak alınan ve atanan kamu görevlilerini,
hangi kriterlere dayanarak ve ne hakla “tarikatçı”, “siyasal İslamcı”, “İslami
kimlikleriyle öne çıkanlar” şeklindeki sıfatlarla nitelendirdiği de
anlaşılamamaktadır. İddianamede ve eklerinde söz konusu kamu görevlilerinin
dini veya siyasi eğilimlerini gösteren hiçbir belge ve bulgu sunulamamıştır.
Kamu görevlilerinin bu şekilde itham edilmesi, hukuk devletinin temel
ilkelerinden biri olan masumiyet karinesinin de hiçe sayılmasıdır. Dolayısıyla,
tüm bu nitelemelerin ve ithamların partimiz hakkındaki peşin hükümlerden
kaynaklandığı ortadadır.
İddianamede, partimizle hiçbir ilişkisi olmayan
ilahiyat bilgini Prof. Dr. Hayrettin Karaman’nın TRT’de yaptığı bir konuşma
hükümetimiz döneminde yapılmış laikliğe aykırı bir faaliyet olarak
nitelendirilmiştir. Daha da ilginç olan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
tarafından bu iddianın delilleri arasında ekte sunulan 177 nolu belgeye el
yazısı ile şunların yazılmış olmasıdır: “Hayrettin Karaman Yeni Şafak yazarı.
Kendine ait www.hayrettinkaraman.net isimli site var. Dinci yazıları
var. Bu durumu biline biline Ramazanda M.Kemal Öke tarafından TRT’ye çıkarılıp
program yaptırıldı.” Bu konuşmadan hükümetimizin sorumlu tutulması hukukla
bağdaşmayan bir tutum olduğu gibi, bir ilahiyat bilginini “dinci” olarak
nitelemek, o bilim adamının kişilik haklarına açık bir saldırı ve masumiyet
karinesinin ihlali niteliğindedir.
III.
PARTİMİZ LAİKLİĞE AYKIRI EYLEMLERİN ODAĞI HALİNE GELMEMİŞTİR
Partimiz hakkında açılan davada “AK Parti’nin laikliğe
aykırı eylemlerin odağı” haline geldiği iddia edilmektedir. Partilerin
yasaklanmasına ilişkin kurallar karşısında bu iddia tamamen hukuki dayanaktan
yoksundur.
Partilerin yasaklamasına ilişkin kurallar Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası, Türkiye’nin taraf olduğu insan hakları sözleşmeleri ve
Siyasi Partiler Kanunu ile düzenlenmiş bulunmaktadır.
Anayasaya göre, bir siyasi partinin eylemlerinden
dolayı kapatılabilmesi ya da devlet yardımından yoksun bırakılabilmesi için o
partinin “Anayasaya aykırı eylemlerin odağı” haline gelmiş olması gerekir.
Partilere daha güvenceli bir statü kazandırmak için 2001 yılında yapılan
düzenlemeyle Anayasanın 69 uncu maddesi siyasi partilerin odak haline
gelmesinin şartlarını belirlemiştir. Buna göre, bir siyasî parti, Anayasanın 68
inci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemler “o partinin
üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük
kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye
Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen
veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti
organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin
odağı haline gelmiş sayılır.” (m.69/6).
Odak haline gelmenin şartları Anayasada bu
şekilde sayılmakla birlikte, “odaklaşma” için şart koşulan eylemlerin “niteliği”
belirtilmemiştir. Anayasanın bu hükmü Siyasi Partiler Kanunu ile de aynen
tekrarlanmış, ancak Kanunda da odak haline gelmede esas alınacak fiillerin
niteliğine dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Siyasi Partiler Kanununa
1986 yılında eklenen, fakat Anayasa Mahkemesi tarafından 1998 yılında iptal
edilen hüküm (m.103/2) odaklaşmada dikkate alınacak fiillerin mahkeme kararıyla
“sübuta ermesi”ni şart koşmaktaydı. Siyasi Partiler Kanununun 103 üncü
maddesinde yer alan ve odak olma için partilerin “aykırı fiillerin işlendiği
bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi” şartını arayan hükmün Anayasa
Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olması, “fiillerin varlığı” zorunluluğunu
ortadan kaldırmamaktadır. Odak olma koşulu için yine ceza hukuku anlamında
fiillerin varlığı gereklidir, ancak bunların “mahkeme kararıyla sübuta ermiş olması”
şart değildir. Başka bir ifadeyle, Anayasa Mahkemesi, parti kapatma davalarında
odaklaşmanın gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırırken henüz bir mahkeme
kararıyla sübut bulmamış olan fiilleri de dikkate alabilecektir. Ancak bu
fillerin ceza hukuku anlamında “aykırı fiil” niteliğine sahip olması
gerekmektedir.
Çünkü, odaklaşmanın şartları 2001 değişikliğiyle
Anayasaya konulduktan sonra, fiillerin niteliğine ilişkin somutlaştırıcı bir
düzenleme her ne kadar Anayasa hükmünü tekrarlayan Siyasi Partiler Kanununun
101 inci maddesine konulmamışsa da, aynı Kanunun 102 nci maddesine 12.8.1999
tarih ve 4445 sayılı kanunla eklenen ikinci fıkra hükmünden, Anayasanın 68
inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan hükümlere aykırı fiillerin
ceza hukuku anlamındaki fiiller olduğu anlaşılmaktadır.
Bu hükme göre, “Parti büyük kongresi, merkez karar ve
yönetim kurulu veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu
haller, Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim kurulu, Türkiye Büyük
Millet Meclisi grup genel kurulu, parti genel başkanı dışında kalan parti
organı, mercii veya kurulu tarafından Anayasanın 68 inci maddesinin
dördüncü fıkrasında yer alan hükümlere aykırı fiilin işlenmesi halinde,
fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yıl geçmemiş ise Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, mercii veya kurulun işten
el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 68 inci
maddenin dördüncü fıkra hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı
hüküm giyerler ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden
kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.”
Bu düzenlemede geçen “hüküm giyerler ise” ibaresi, Anayasanın
68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan hükümlere aykırı
fiillerin, ceza hukuku anlamındaki filler olması gerektiğinin kanıtıdır.
Siyasi Partiler Kanununun 102 nci maddesinin ikinci
fıkrasında yer alan düzenleme ile, bir siyasi partinin devlet yardımından
yoksun bırakılmasına dayanak oluşturacak fiillerin ceza hukuku anlamında
fiiller olması şart koşulmuştur. Devlet yardımından yoksun bırakma gibi daha
hafif bir yaptırımın uygulanabilmesinde bile ceza hukuku anlamında fiillerin
varlığı şart koşulduğuna göre, bir siyasi partinin kapatılmasına yol açabilecek
olan odak haline gelmede dikkate alınacak fiillerin evleviyetle ceza
hukuku anlamında filler olacağı açıktır.
Odak haline gelme nedeniyle partilerin kapatılması daha
ağır bir yaptırım olduğu için, Anayasa odak haline gelme için sadece Anayasaya
aykırı eylemlerin varlığını da yeterli görmeyerek, bu eylemlerin yoğunluk ve
kararlılık içinde işlenmesini de şart koşmuştur.
Bu düzenlemeye göre, Anayasaya aykırı eylemlerin siyasi
parti üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi ve bunların yetkili organlarca
benimsenmesi şartlarının gerçekleştiği somut ve açık kanıtlarla
belirlenmelidir. Parti üyeleri bir takım eylemler icra ediyor, fakat parti
organları bunları benimsemiyorsa, parti odak haline gelmez. Yine parti
yetkililerinin “kararlılık içinde” işlenmeyen eylemleri de partiyi odak haline
getirmez. Başka bir ifadeyle, Anayasaya aykırı eylemleri işleyenlerin bu
eylemleri süreklilik içinde sıklıkla ve yoğunlukla tekrarlamaları zorunludur.
Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununda yer alan bu
düzenlemelerden açıkça anlaşılacağı üzere; siyasi partilerin yasak eylemleri nedeniyle
kapatılabilmeleri, bu eylemlerin nitelik ve nicelik olarak “ağırlığına ve
yoğunluğuna” ve parti yetkili organlarının bu tür eylemleri iradi biçimde
benimsemelerine veya doğrudan yetkili organlarca gerçekleştirmelerine bağlanmıştır.
Buna göre bir siyasi partinin eylemleri nedeniyle
kapatılabilmesi için “laikliğe aykırı eylemlerin varlığı” ve “odak haline
gelme” şartlarının birlikte gerçekleşmiş olması gerekir. Bu davada bu
unsurların hiçbiri gerçekleşmemiştir.
1.
Laikliğe aykırı eylemler mevcut değildir
Bir siyasi partinin eylemleri nedeniyle kapatılabilmesi
için, o partinin organ ve kurulları ile üyelerince işlenen eylemlerin
Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırılık teşkil etmesi
gerekir. Buna göre, parti eylemlerinin, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti
ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine
aykırı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür
diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması veya suç işlenmesini teşvik
etmesi halinde aykırılık gerçekleşmiş olur. Bu nitelikte olmayan eylemler ise
parti kapatma sebebi oluşturmaz.
İddianamede, partinin eylem ve söylemlerinin “laikliğe
aykırı olduğu” iddiasına yer verilmiştir. İddianamede “laikliğe aykırı
eylemler” olarak ileri sürülen hususlar, laikliğe aykırı bir nitelik
taşımamaktadır.
Laikliğe aykırı eylemden söz edebilmek için, laik devlet düzeninin dinsel
kurallara dayalı bir düzenle değiştirilmesi faaliyetinin bulunması şarttır. AK
Parti’nin, laikliğe ve Anayasanın 68 inci maddesinde sayılan başka değerlere
aykırı hiçbir eylemi ya da açıklaması bulunmamaktadır. Bu durum karşısında
kapatma davası ile kurgulanan tez bütünüyle çökmektedir.
Genel olarak bireyler bakımından düşünce özgürlüğü
kapsamında kabul edilen ifadeler, siyasi parti mensuplarınca kullanıldığında
bunların kapatma nedeni olarak görülmesi ifade özgürlüğüyle ve onun özel bir
kullanım biçimi olan siyasi parti özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır. Herhangi
bir kişinin serbestçe söyleyebileceği bir sözü bir siyasinin evleviyetle
söyleyebilmesi gerekir. Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasilerde bundan daha
doğal bir şey olamaz. Aksi halde, farklı toplumsal görüş ve talepleri siyasi
alana taşımak için kurulan siyasi partiler işlevsiz kalacaktır.
Düşünce açıklamalarına dayanarak bir siyasi partinin
kapatılmasının talep edilmesi özgürlükçü demokratik rejimin ne derece ciddi bir
tehlike ile karşı karşıya bulunduğunu gözler önüne sermektedir. Oluşturduğu
mantık kurgusu ile iddianame, demokratik bir ülkede siyasi parti özgürlüğünün
özünü ortadan kaldırması ve siyasi partileri gerçek işlevinin dışına
çıkardığını göstermesi bakımından da bir ibret vesikasıdır.
İddianamede partililerin Anayasaya aykırı eylemleri
olarak nitelendirilen beyan ve faaliyetlerinin neredeyse tamamı, aykırılık
oluşturmak bir yana, insan haklarına bağlı demokrat bir partinin savunması
gereken düşünce ve politikalardan oluşmaktadır. “Anayasaya aykırı eylem” olarak
iddianameye konulan ifadelerde insan haklarına, demokrasiye ve hukuk devletine
vurgu yapılmaktadır. Kaldı ki, bu nitelikte olmayan, başkalarının katılmayacağı
ya da hoş görmeyeceği düşünce açıklamaları dahi, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi ile güvence altına alınan “ifade özgürlüğü” kapsamında
değerlendirilmelidir.
Bir partinin “Anayasaya aykırı fiillerin odağı” haline
gelebilmesi için, bu fillerin sadece ceza hukuku anlamında aykırı fiil olması
da yeterli olmayıp “yıkıcı bir amaca yönelik olması”, yani Anayasanın 68 inci
maddesinin dördüncü fıkrasındaki değerleri kökten reddetme ve ortadan kaldırma
amacını taşıması da gerekir. Bu bağlamda bir siyasi partinin laikliğe aykırı
eylemlerin odağı olabilmesi için sunulan delillerde laiklik ilkesini
zayıflatmaya veya ortadan kaldırmaya yönelik aktif, saldırgan ve somut bir
tutumun bulunması gerekmektedir. İddianamede yer verilen beyanlar bir bütün
olarak değerlendirildiğinde, AK Parti’nin, laiklik ilkesini reddetmek bir yana,
demokratik bir ilke olarak pekiştirme konusunda ne kadar kararlı bir tutum
içerisinde olduğu görülecektir.
Partimizin, Anayasanın 68 inci maddesindeki değerleri
ortadan kaldırmaya matuf en küçük bir eylemi veya söylemi bulunmamaktadır.
Aksine Partimiz bu değerleri geliştirmeye yönelik bir misyona sahiptir. Bu
misyon, Parti Tüzüğü ve Programı ile altı yıllık iktidarımız dönemindeki
icraatla açıkça ortaya konulmuş bulunmaktadır.
Anayasanın 68 ve 69 uncu maddeleri ile siyasi partilere
getirilen yasaklar, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun “Siyasi Partilerle
İlgili Yasaklar” başlıklı dördüncü kısmında “Amaçlar ve Faaliyetlerle İlgili
Yasaklar”, “Milli Devlet Niteliğinin Korunması”, “Atatürk İlke ve
İnkılâplarının ve Lâik Devlet Niteliğinin Korunması” ve “Çeşitli Yasaklar” ana
başlıklarını taşıyan dört bölüm olarak düzenlenmiştir. Bu kısımdaki yasak
fiillerin doğaları gereği ancak siyasî partilerce veya üyelerince
işlenebileceği açıktır (E. 1998/2, K. 1998/1, K.T. 9.1.1998).
Anayasanın “Suç ve cezaların kanuniliği ilkesi”ni
düzenleyen 38 inci maddesinde; “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan
kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu
işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza
verilemez. Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.
Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza sorumluluğu
şahsîdir.” kuralı yer almıştır. Suç ve cezalara ilişkin genel kanun niteliğinde
olan Türk Ceza Kanununun 2 nci maddesine göre de; “(1) Kanunun açıkça suç
saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz.
Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik
tedbirine hükmolunamaz. (2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza
konulamaz. (3) Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas
yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş
yorumlanamaz.”
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 98 ilâ 108 inci
maddelerini kapsayan “Siyasi Partilerin Kapatılması” başlıklı beşinci kısmında;
parti yasaklarına aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar; ceza (hapis -
m.117) ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri (parti kapatma, işten el
çektirme, ihraç, devlet yardımından yoksun bırakma -m.101,102,103 ve 104)
olarak düzenlenmiştir.
Parti kapatmada dikkate alınacak fiillerin, ceza hukuku
anlamında fiiller olduğunu teyit eden bir başka hüküm de Siyasi Partiler
Kanununun “Kanuna aykırı sair davranışlar” başlıklı 117 nci maddesidir.
Bu hükme göre; “Bu Kanunun dördüncü kısmında yazılı yasak fiilleri
işleyenler, fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, altı aydan az
olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılırlar”.
Anayasa Mahkemesi de bir kararında aynı görüşe yer
vermiştir:
“117. maddede…, 4. kısımda yazılı
yasak eylemleri işleyenlerin, eylemin daha ağır bir cezayı gerektirmemesi
durumunda, altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılacakları
öngörülmüştür. Bu hüküm, 4. kısım kurallarına aykırı eylemlerin tümünün suç
niteliğinde olduğunu kabul etmeyen önceki 648 sayılı Siyasi Partiler Yasası'na
göre bir yeniliktir. Anayasa'nın ilgili kurallarında aykırı eylemin suç
oluşturup oluşturmaması ya da bu konuda kesinleşmiş yargı kararının bulunması
aranmamakla birlikte bunu yasaklayıcı bir hüküm de yoktur. Nitekim 2820
sayılı Yasanın 117. maddesi, 4. kısımdaki yasaklara aykırılığı hiçbir ayırım
yapmadan, tümüyle, suç olarak nitelendirmiştir… Anayasa'nın 15. ve 38.
maddelerine göre, suçluluğu hükümle belli edilinceye kadar kimse suçlu
sayılamaz. Hakkında böyle bir karar bulunmayan kişinin gerçekten yasaklara
aykırı davranıp davranmadığı bilinemeyeceğinden Cumhuriyet Başsavcısı'nın
sübjektif değerlendirmesiyle, yargı kararıyla kesinlik kazanmadan önce, asileri
partiden çıkarmak gibi sonuçları çok ağır işlemlere bağlı tutmak siyasi hakları
önemli ölçüde zedeler… Çünkü, bir yasaya aykırı davranmaktan söz edebilmek
için, o yasağın ceza yasalarında ya da disiplin yönetmeliklerinde yer almış
olmasına göre, bir yargı kararı ya da yargı yolu açık bir disiplin kurulu
kararı ile eylemin saptanması gerekir.” (E. 1986/13, K. 1987/12, K.T. 22.5.1987).
Siyasi Partiler Kanununun
dördüncü kısmında yer alan yasaklara aykırı eylemler, ancak parti üyelerince
işlenebilecek nitelikte eylemlerdir.
Laikliğe aykırı
eylemler için öngörülen bir diğer ceza yaptırımı da 5237 sayılı yeni Türk
Ceza Kanununun 216 ncı maddesinde benzer bir içerikte ancak daha özgürlükçü
bir yaklaşımla düzenlenmiştir.
TCK’nın “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama”
başlıklı 216 ncı maddesine göre;
“(1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din,
mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir
kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu
güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir
yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Halkın bir kesimini, sosyal
sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen
aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Halkın bir kesiminin benimsediği
dinî değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli
olması hâlinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Yukarıda yer verilen mevzuat ve yargı kararları
birlikte değerlendirildiğinde şu sonuca ulaşılmaktadır: Bir eylem veya
söylemin laikliğe aykırı olup olmadığı, Terörle Mücadele Kanunu, Türk Ceza
Kanununun 216 ncı maddesi ve Siyasi Partiler Kanununun 117 nci maddesindeki
unsurlar dikkate alınarak belirlenecektir. Söz konusu eylemin bir terör
eylemi niteliğinde olması durumunda 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda
belirlenen unsurlar dikkate alınarak belirlenecektir. Terör suçu niteliği
taşımayan laikliğe aykırı eylemler, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 216 ncı
maddesinde belirtilen “Halkın .. din, mezhep… bakımından farklı
özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa
alenen tahrik edilmesi ve bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir
tehlikenin ortaya çıkması” yahut “Halkın bir kesiminin, … din,
mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılanması” ya
da “Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerlerin alenen aşağılanması ve
bu fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması” halinde 216 ncı maddeye
göre değerlendirilecektir. TCK’nın 216 ncı maddesi kapsamında da olmayan eylem
ve söylemler TCK açısından yaptırıma bağlanmamış ise de; 2820 sayılı Siyasi
Partiler Kanununun 117 nci maddesi bu nitelikteki eylemlerin parti üyelerince
işlenmesini özel bir yaptırıma bağlamıştır.
Parti üyesi olmayan kişilerin iddianamede yer verilen
eylem ve söylemleri laikliğe aykırı olsa bile bunlardan dolayı partinin sorumlu
tutulması, cezaların şahsiliği ilkesine açıkça aykırılık teşkil edeceğinden, bu
nitelikteki eylem ve söylemlerden parti sorumlu olmayacaktır.
İddianamede belirtilen parti organ ve üyelerinin eylem
ve söylemleri ise; siyasi propaganda ve eleştiri hakkı
çerçevesinde kalan eylemlerdir. Anayasa Mahkemesinin bir kararında siyasi
partilerin propaganda hakkıyla ilgili olarak şu görüşlere yer verilmiştir:
“Genellikle benimsenen bir tanıma
göre propaganda, belli bir amacı gerçekleştirmek ve yandaş kazanmak için,
düşüncelerin birden çok kişilerin bilgilerine ulaştırılmasını öngören bir
etkileme eylemi ve yöntemidir. Bu tanımlamadan açıkça anlaşılacağı gibi, her
tür düşünce açıklamasını propaganda saymaya olanak yoktur. Kuşkusuz, propaganda
da, bir açıklama vardır; fakat bu, sözgelimi başka kişilerde bir bilgi
yaratmaya veya bir duyguyu harekete geçirmeye yönelen bilimsel ve öğretici
nitelikte salt ve soyut bir düşünce açıklaması değildir…
Siyasi partiler, seçim yoluyla
iktidara gelerek programlarını gerçekleştirme, ilkelerini uygulama, görüşlerini
benimsetme olanağını kazanmak isteyen kuruluşlardır. Toplumda yandaşlarını
artırarak, kendi amacı doğrultusunda gelişmeler sağlamayı gözetirler...
Demokratik ülkelerde siyasal iktidarı kazanma yolu, hiç kuşkusuz, yalnızca
seçimlerdir. Siyasal partilerin, toplum ve devlet düzeniyle kamu çalışmalarını,
programlarında öngördükleri ilkeler uyarınca yönetmek ve denetlemek için
yasalar çerçevesinde çaba gösterip seçmenleri etkilemeleri, amaçlarına ulaşmak
üzere yasalara uygun propaganda yapmaları gereklidir.… Demokrasinin kaynağını
oluşturan seçimler yoluyla iktidarı ele geçirmede propagandanın önemi
yadsınamaz. Seçimlerin etkileme aracı olan propaganda seçim kurumunun en doğal
öğesidir. Seçmenleri seçenekler üzerinde düşünmeye, isabetle ayırım yapıp oy
vermeye, bunun içinde kendi görüş ve programını beğendirip benimsetmeye çağıran
propagandaya belli bir ölçü içinde izin vermek zorunludur… Seçim
çalışmalarının, özellikle propagandanın Anayasa'nın 67. maddesinin güvencesi
altında bulunduğu kuşkusuzdur. Propaganda, seçimin-vazgeçilmez bir öğesidir.” (E. 1979/31, K. 1980/59, K.T.
27.11.1980).
Bu çerçevede bir siyasi partinin, yasalarla getirilen
düzenlemeleri tenkit etmesi, bunların hukuka aykırı düştüklerini savunarak
değiştirilmesini veya ortadan tamamen kaldırılmasını istemesi Anayasanın 25 ve
26 ncı maddelerinde öngörülen düşünce ve kanaat hürriyetinin doğal bir
sonucudur. 26 ncı maddenin birinci fıkrasına göre; "Herkes, düşünce ve
kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak
açıklama ve yazma hakkına sahiptir". Bu nedenle, partimiz üyeleri
tarafından bu çerçevede bir yasal düzenlemenin eleştirilmesi şüphesiz Anayasal
koruma altındadır. Bu düşüncelerin hiç birinde laikliğe aykırı bir durum söz
konusu değildir.
2820 sayılı Kanunun 117 nci maddesi gereğince kapsamı
Anayasanın 24 üncü maddesinde belirtilen laikliğe aykırı eylemlerin suç
niteliğinde olduğu dikkate alındığında, iddianamede isnat edilen eylem ve
söylemler söz konusu suçun yasal unsurlarını taşımadığı gibi, “eleştiri” ve
“propaganda” hakkının kullanılması niteliğinde olan ve Anayasanın 24, 25 ve 26
ncı, AİHS’in 9, 10 ve 11 nci maddelerinin koruması altında olan düşünce
açıklamaları niteliğinde olup, “hukuka ve dolayısıyla laikliğe aykırı”
bir nitelik taşımamaktadırlar.
2.
Odak haline gelmenin şartları gerçekleşmemiştir
Bir siyasi partinin Anayasanın 68 inci maddesinin
dördüncü fıkrasına aykırı eylemleri nedeniyle kapatılabilmesi, o partinin bu
nitelikteki eylemlerin işlendiği bir “odak” haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi
tarafından belirlenmesine bağlıdır.
Anayasada, “odak olma” durumunun oluşması bakımından
parti üyelerinin eylemleri ile parti organ ve kurullarının eylemleri farklı
kurallara bağlanmıştır.
Anayasa Mahkemesi bir kararında bu konuda şu görüşe yer
vermiştir:
“Siyasî Partiler Yasası’nın 103. ve buna dayanak
oluşturan Anayasa’nın 69. maddesi uyarınca bir siyasî partinin, yasak fiillerin
işlendiği odak haline geldiğinin saptanması, yalnız tüzelkişiliğin
faaliyetlerinin değil, üyeler tarafından yürütülen faaliyetlerin de incelenmesi
ile olanaklıdır. Çünkü, “odak olma” durumunun oluşması için gerekli olan yasak
eylemlerdeki nitelik ve nicelik ile bunların tekrarındaki kararlılık ve
süreklilik gibi öğelerin varlığı konusunda, milletvekillerinin
Meclis içindeki ve dışındaki söz ve eylemlerinin tümü değerlendirilmedikçe
sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz.” (E.
1997/1 (Siyasî Parti Kapatma), K. 1998/1, K.T. 16.1.1998).
2.1
Üyelerin eylemleri nedeniyle odak olma hali
Bir siyasi partinin, büyük kongre veya genel başkan
veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki
grup genel kurulu veya grup yönetim kurulu dışında kalan üyelerinin Anayasanın
68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerinden dolayı
kapatılabilmesi için şu unsurların varlığı gerekir:
2.1.1 Yoğunluk şartı
Üyelerinin eylemleri nedeniyle odaklaşmanın ilk şartı;
Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasındaki yasaklara aykırı
nitelikteki eylemlerin o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmiş
olmasıdır.
Buna göre, ülke çapında çok sayıda üyenin birlikte ya
da ayrı ayrı, eşzamanlı veya farklı zamanlarda gerçekleştirdiği, sayısal açıdan
çokluk derecesinde olan belirli nitelikteki eylemlerin kararlılık içinde
tekrarlanması, yani süreklilik göstermesi durumunda “yoğunluk” söz konusu
olabilecektir. Örneğin, parti üyeleri hakkında bu eylemlerden dolayı
yurdun çeşitli yerlerinde kamu davaları açılmış bulunması veya
SPK’nın değişik 102 nci maddesinin 2 ve 3 üncü fıkraları gereğince o
siyasi partinin bu tür eylemlerden dolayı en azından birkaç defa (devlet
yardımından yoksun bırakılma) yaptırıma maruz kalması, yoğunluğun saptanmasında
bir ölçü olarak kabul edilmelidir.
Dolayısıyla, yoğunluk derecesinde olmayan eylemler
kapatma sebebi olmayacak, bunun yerine o siyasi parti veya üyeleri hakkında
Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununda öngörülen diğer yaptırımlar
uygulanacaktır.
Siyasi partilerin ülke düzeyinde faaliyet gösteren
kuruluşlar olduğu ve milyonlarca üyesinin bulunabildiği göz önüne alındığında,
bir il veya ilçedeki parti teşkilatına kayıtlı üyelerin hukuka aykırı
eylemlerinin o partinin bütünü bakımından yoğunluk oluşturup oluşturmayacağının
belirlenmesi kuşkusuz o partinin üye sayısının çokluğuyla da doğrudan
ilgilidir.
İddianamede belirtilen söz ve faaliyetler hukuka aykırı
nitelik taşımadığı gibi, partinin bütünsel yapısı ve üye sayısı dikkate
alındığında bunların bir “yoğunluk” oluşturması da söz konusu değildir.
2.1.2 Parti organlarının bu
eylemleri benimsemesi şartı
Odaklaşma için, parti üyelerinin Anayasanın 68 inci
maddesinin dördüncü fıkrasındaki yasaklara aykırı olarak “yoğun” şekilde
işlediği eylemlerin, partinin Anayasanın 69 uncu maddesinde sayılan büyük
kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye
Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca açıkça
ya da örtülü biçimde benimsenmiş olması gerekir.
Açıkça benimseme, Anayasada sayılan parti organ ve
kurullarının sözlü veya yazılı beyanlarıyla veya kararlarıyla parti üyelerinin
Anayasaya aykırı eylemlerini benimsediklerini ortaya koymasıyla olur.
Örtülü (zımni) benimseme ise, yetkili parti organ ve
kurullarının, parti üyelerinin Anayasaya aykırı eylemlerini bildikleri halde
susma veya engelleyici bir harekette bulunmama suretiyle, yani hiçbir işlem
yapmayarak bu eylemleri örtülü biçimde onaylamalarıyla olur. Parti yetkili
organ ve kurulların bilgisi dahilinde olmayan üye eylemlerinin benimsendiğinden
söz edilemez. Öte yandan, örtülü benimsemenin tespitinde, parti üyelerinin
Anayasaya aykırı eylemlerinden parti yetkili organlarının müdahale edebilecek
sürede haberdar olduklarının ve yine de müdahalede bulunmadıklarının kesin
olarak ispat edilmesi gerekir. Belirsizlik hallerinde, “özgürlük lehine yorum”
ilkesi uyarınca örtülü benimseme bulunmadığı yönünde karar verilmelidir.
Parti üyelerinin söz konusu parti organları tarafından
açıkça ya da örtülü biçimde benimsenmeyen eylemleri yoğunluk derecesinde olsa
bile kapatma sebebi olamayacaktır. Kaldı ki partimiz üyelerinin bu biçimde
hiçbir eylemi söz konusu değildir.
Bu kurullar veya organlar tarafından açıkça
benimsenmeyen eylemlerin, bu kurul veya organların üyelerinden biri veya
birkaçı tarafından benimsenmiş olması halinde de üyelerin eylemleri partiye mal
edilemez. Zira bu üyelerin, organ ve kurulları temsil yetkisi söz konusu
değildir. Bu nedenle, bu tür davranışlar da kapatma sebebi kabul edilemez.
Siyasi partinin yukarıda belirtilen yetkili
organlarının, üyelerinin belli ağırlıktaki ve yoğunluktaki eylemlerinden dolayı
parti içi disiplin mekanizmasını işleterek üyeler hakkında yaptırım
uygulamaları ya da bu tür eylemleri benimsemediklerini yazılı veya sözlü
biçimde ya da davranışlarıyla ortaya koymaları halinde üyelerin eylemlerinden
dolayı parti tüzel kişiliği sorumlu tutulamayacaktır. Parti yetkili
organlarının genel açıklamaları demokrasi, hukukun üstünlüğü, laiklik gibi
Anayasal ilkelerin önemine ve bunlara uyulmasına yönelik ise, bu durum, parti
üyelerinin Anayasaya aykırı münferit faaliyetlerinin desteklenmediğine karine
sayılmalıdır.
Adalet ve Kalkınma Partisi yetkili organları tarafından
laikliğe aykırı herhangi bir eylemin benimsenmesi asla söz konusu olmamıştır. Nitekim
partimiz hakkında açılan davada parti üyelerine ait olduğu belirtilen
“eylemler”in parti yetkili organlarınca benimsendiğine dair deliller
sunulamamıştır. Aksine, parti yetkililerinin genelgeler yayınlamak suretiyle
açıkça yasakladıkları belediye faaliyetleri, disiplin soruşturması açtıkları
beyanlar ya da desteklemediklerini belirttikleri açıklamalar bile partimiz
aleyhine “delil” olarak sunulmuştur. Bu tür eylemlerin partimize isnat edilmesi
mümkün değildir.
2.2
Parti organlarının eylemleri nedeniyle odak olma hali
Bir siyasi partinin, Anayasa’nın 69 uncu maddesinin 6
ncı fıkrasında sayılan organlarının, Anayasa’nın 68 inci maddesinin 4 üncü
fıkrasındaki yasaklara aykırı eylemleri kararlılık içinde işlemeleri halinde
de, o parti söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.
2.2.1 Parti organlarınca
eylemlerin işlenmesi şartı
Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasına göre;
odak haline gelme durumunun belirlenmesinde eylemleri esas alınacak parti organ
ve kurulları şunlardır:
·
Büyük
kongre,
·
Genel
başkan,
·
Merkez
karar veya yönetim organları,
·
Türkiye
Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu,
·
Türkiye
Büyük Millet Meclisindeki grup yönetim kurulu.
Dolayısıyla bu sayılan organlar ve kurullar dışındaki
parti organ, kurul ve mercilerinin (Örneğin, Merkez Disiplin Kurulu, İl veya
İlçe Kongreleri veya Başkanları gibi) eylemleri kararlılık içinde işlense dahi,
bu tür eylemler hakkında üye eylemlerinde olduğu gibi öncelikle SPK’nın 102 nci
maddesinin 2 ve 3 üncü fıkraları uygulanacak, ancak bu tür eylemler yoğunluk
oluşturduğu takdirde SPK’nın 101/b ve 103 üncü maddelerine göre işlem
yapılabilecektir.
Bu davada partimiz yetkili organlarınca alınmış
laikliğe aykırı herhangi bir karar yoktur. Anayasada sayılan yetkili organlardan sadece Genel
Başkan “tek kişi”dir, diğer organlar “kurul” niteliğindedir. Kurul
niteliğindeki organların eylemlerinden söz edebilmek için bu kurullarca
alınmış kararların bulunması zorunludur. Halbuki, iddianamede
sunulan deliller arasında tek bir kurul kararı dahi bulunmamaktadır.
Siyasi Partiler Kanununun 102 inci maddesinin ikinci
fıkrasına göre de, “parti genel başkanı dışında kalan parti organı, mercii
veya kurulu tarafından Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer
alan hükümlere aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten
başlayarak iki yıl geçmemiş ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu
organ, mercii veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden
ister.” Oysa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı iddianamede yer verdiği ve “eylem”
olarak nitelendirdiği hususların hiçbirisi için partimizden SPK m.102/2 ile
getirilen “işten el çektirme” başvurusu yapmamıştır. Bu durum da partimizin
hiçbir yetkili organ, mercii veya kurulunun Anayasaya aykırı eylemlerinin
bulunmadığını göstermektedir. Dolayısıyla yetkili organların eylemleri olarak
geriye sadece AK Parti Genel Başkanının “eylemleri”, daha doğrusu “ifadeleri”
kalmaktadır ki, bunların da “laikliğe aykırılık” oluşturmadığı çok açıktır.
2.2.2 Kararlılık şartı
Eylemlerin “kararlılık” içinde işlenmiş sayılabilmesi
için, aynı nitelikteki eylemlerin iradi biçimde tekrarlanması yani eylemlerde
iradilik, süreklilik ve benzerlik olması gerekir. Başka bir ifadeyle, kasıtlı
eylemlerin süre ve sayı yönünden tekrarlanması gerekir.
Bu davada “yoğunluk” ve “kararlılık” şartları
gerçekleşmemiştir:
Odak olma için Anayasanın aradığı “yoğunluk” ve “kararlılık” şartlarının
gerçekleşebilmesi için de değişik zamanlarda ve değişik yerlerde Anayasaya
aykırı fiillerin sıklıkla ve ısrarla icra edilmiş olması gerekir. Oysa bu
davada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı şey, her biri tek başına
laikliğe aykırılık oluşturmayan ifadelerin abartılarak tekrarlanması suretiyle
“yoğunluk” ve “kararlılık” şartlarının gerçekleşmiş olduğu izlenimini vermekten
ibarettir.
Parti organlarının laikliğe aykırı herhangi bir söylem
veya eylemi olmamıştır. Yapılan açıklamalar eleştirel nitelikte olup, ifade
özgürlüğü kapsamındadır. Bu söylem ve eylemlerin hiçbirisinde herhangi bir
hukuka aykırılık da söz konusu değildir.
IV. AVRUPA İNSAN HAKLARI
MAHKEMESİ İÇTİHADI KARŞISINDA AK PARTİ KAPATILAMAZ
1.
Türk hukuku bakımından partilerin hukuki denetiminde AİHM içtihadının
uygulanması zorunludur
Anayasanın 90 ıncı maddesinde 2004 yılında yapılan
değişiklik siyasi partilerin kapatılması bakımından önemli sonuçlar doğuracak
niteliktedir. Anayasa Mahkemesi, siyasi
partilerin kapatılması davalarını görürken Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununda
yer alan hükümlerin yanı sıra, Anayasa’nın 90 ıncı maddesi uyarınca,
uluslararası insan hakları sözleşmelerini de dikkate almak durumundadır. Zira
Anayasa Mahkemesi parti denetimi yaparken “bir davaya bakan mahkeme”
konumundadır. Nitekim, iddianameye göre de, “SPY’nın öncelikle İHAS gözetilerek
ve Anayasa hükümleri de İHAS’a göre yorumlanarak, siyasi partiler hakkındaki
kapatma yaptırımın irdelenmesi gerekmektedir” (s.9).
Türk hukuku bakımından
uluslararası sözleşmeler 2004 tarihli Anayasa değişikliğine kadar iç hukukta
kanunlarla eşdeğerde iken, 2004 yılında Anayasanın 90 ıncı maddesine eklenen bir
hükümle insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeler ile kanunların
çatışması halinde sözleşme hükmünün uygulanması esası benimsenmiştir. Bu yeni hükme göre, “Usulüne göre
yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla
kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek
uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Özellikle parti özgürlüğünü güvence altına alan
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade ve örgütlenme özgürlüklerine ilişkin
hükümleri ile bu hükümlerin uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi içtihatlarının göz önünde tutulması ve bunlar ile iç hukuk kuralları
arasında bir çatışma görülmesi halinde, Sözleşme hükümleri ile Mahkeme
içtihatlarının öncelikle uygulanması zorunludur. Kaldı ki, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi “ortak bir hukuk” oluşturmakta ve taraf devletlere bu
Sözleşme hükümlerinin doğrudan uygulanmasına ilişkin nesnel yükümlülükler
getirmektedir. Bu nedenle, bir iç hukuk kuralıyla AİHS’in uygulanmasına dair
bir hüküm konulması dahi gerekli değildir.
Anayasa Mahkemesinin parti kapatma konusundaki
kararları ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihadı arasında önemli
farklılıklar vardır. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesinin 2004 Anayasa değişikliğinden
sonra bakacağı parti kapatma davalarında AİHM içtihadını dikkate alarak
2004’ten önce ortaya koyduğu ve parti özgürlüğünü büyük ölçüde daraltan
içtihadını değiştirmesi gerekmektedir.
2. AİHM
içtihadına göre partimizin kapatılması mümkün değildir
Siyasi parti özgürlüğünün sınırları konusundaki AİHM
içtihadı Türkiye’de kapatılan partilerin yaptığı başvurular üzerine
oluşturulmuştur. AİHM bu kararlarında siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin
ilke ve ölçütleri açık bir biçimde ortaya koymuştur. Bu ilke ve ölçütleri şu
şekilde özetlemek mümkündür:
·
Siyasi parti kararlarında AİHS’in 11 inci
maddesi, ifade özgürlüğünü koruyan 10 uncu maddeyle birlikte
değerlendirilmelidir.
·
Siyasi partilerin program ve projelerinin
devletin anayasal yapısı ve ilkeleriyle uyuşmaması, bunların demokrasiyle de
bağdaşmadığı anlamına gelmez. Buna göre, demokrasinin kendisine zarar
vermediği müddetçe, siyasi partiler mevcut anayasal düzeni sorgulayabilirler,
farklı siyasi görüşleri savunabilirler.
·
Siyasi parti özgürlüğüyle ilgili
Sözleşmenin 11 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki sınırlama sebepleri oldukça
dar ve katı yorumlanmalıdır.
·
Siyasi partiler, inandırıcı ve zorunlu
sebeplerle ve ancak istisnai olarak kapatılabilir.
·
Bir
siyasi partinin gerçekleştirdiği faaliyetlerde kullandığı tüm yöntemler hukuki
ve demokratik nitelikte olmalıdır.
·
Siyasi
partinin önerdiği değişikliklerin kendisi de bizzat temel demokratik ilkelere
uygun olması gerekmektedir.
·
Siyasi
partinin tüzük veya programındaki ifadelerden hareketle kapatılması söz konusu
olamaz, partinin somut öneri ve faaliyetleri olmalıdır.
·
Siyasi
partilere yönelik sınırlamalar, demokratik bir toplumda zorunlu ve meşru amaçla
orantılı olmalıdır. Kapatma yaptırımının “zorlayıcı toplumsal ihtiyaca”
cevap vermeye yönelik olması gerekir.
İddianamede siyasi partilerin yasaklanması konusunda
AİHM kararları ile ortaya konulan ölçütlere yer verilmekle birlikte, bu
ölçütlere göre neden AK Partinin kapatılması gerektiği hiçbir şekilde ortaya
konulamamıştır. Aksine, iddianamede yer verilen AİHM ölçütlerinin dikkate
alınması halinde bu kapatma davasının hiç açılmaması gerekirdi.
Siyasi parti kapatma kararlarında Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin koruduğu, adil yargılanma hakkı ve mülkiyet hakkı dışında, en az
üç temel hak ve özgürlüğün sınırlanması söz konusu olabilmektedir. Bunlar,
ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve serbest seçim hakkıdır. Siyasi
partilerin kurulmaları ve örgütlü bir şekilde faaliyette bulunmaları
Sözleşmenin 11 inci maddesinde güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğünün
bir gereğidir. Dolayısıyla, bir siyasi partinin kapatılması yaptırımı doğrudan
bu özgürlüğün ortadan kaldırılması sonucunu doğurmaktadır. Diğer yandan,
örgütlenme özgürlüğü düşünceyi açıklamanın özel ve etkili bir yolu olduğu için,
siyasi parti davalarında ifade özgürlüğünün sınırlandırılması da gündeme
gelmektedir. Nitekim AİHM, örgütlenme özgürlüğünü koruyan 11 inci maddenin aynı
zamanda ifade özgürlüğünü güvence altına alan 10 uncu madde ışığında
değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bir siyasi partinin kapatılması
sonuçları itibariyle, kapatmaya neden olarak gösterilen parti mensuplarının
milletvekilliklerini kaybetmelerine ve/veya beş yıl süreyle bir siyasi parti
mensubu olarak siyaset yapamamalarına neden olabilmektedir. Bu da Sözleşme’nin
1 Nolu Ek Protokolünün 3 üncü maddesinde korunan serbest seçim hakkının
ihlaline neden olabilmektedir.
Bu çerçevede partimiz hakkında düzenlenen iddianame
paralelinde kapatma kararı verilmesi durumunda bunun Sözleşmenin bu üç
maddesinin de ihlali olacağı açıktır.
2.1 AK Partinin kapatılmasına yönelik dava, ifade
özgürlüğünün ihlalidir
AK Parti hakkında açılan bu dava, daha önce de
belirtildiği gibi, bir ifade özgürlüğü davasıdır. Zira burada yargılamaya konu
eylemlerden ziyade parti mensuplarının barışçıl görüş açıklamaları söz
konusudur. Dolayısıyla, davada öncelikle ifade özgürlüğünün Sözleşmede
belirlenen sınırların dışına çıkılıp çıkılmadığına bakılması gerekmektedir.
Fikirlerin korunması ve serbestçe açıklanması, toplantı
ve örgütlenme özgürlüğünün amaçlarından birisidir. Demokrasinin gereği gibi
işletilmesinde ve çoğulculuğun sağlanmasında oynadıkları rol dikkate
alındığında, bu durum siyasi partiler için evleviyetle geçerlidir
(TBKP/Türkiye, par.44; Hıristiyan Demokratik Halk Partisi/Moldova, par. 62).
Demokratik rejimleri diğerlerinden ayıran temel
özelliklerden biri, toplumsal ve siyasal meselelerin serbestçe
tartışılabileceği bir zemin sunmasıdır. Toplumda var olan farklı görüşleri
temsil eden siyasi partiler, seçimlerde ve seçimlerden sonra da her zeminde
siyasi tartışmaya katılan aktörler konumundadırlar. AİHM’nin belirttiği gibi,
siyasi partiler, sadece siyasal kurumlar içinde değil aynı zamanda toplumsal
hayatın tüm düzeylerinde, demokratik toplum kavramının özü olan siyasi
tartışmaya ikame edilemez bir katkı yaparlar. (Lingens/Avusturya, par. 42).
Tam da bu nedenle, toplumun farklı
kesimlerini temsil eden siyasi parti mensupları için ifade özgürlüğü çok daha
önemli hale gelmektedir. (Castells/İspanya, par. 42). Siyasi temsilciler,
hiçbir baskı altında kalmadan, görüşlerini serbestçe dile getiremedikleri
takdirde çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiden bahsedilemez.
Diğer yandan, AİHM açısından ifade özgürlüğü, sadece
lehte ve hoşa giden söz ve düşünceler için değil, toplumun bir kesimini veya devleti
şoke eden sözler için de geçerlidir. Bu anlamda, bir siyasi partinin
görüşlerinin toplumun bir kesimi hatta tamamına yakını tarafından “aykırı”
kabul edilmesi, bunların ifade özgürlüğü kapsamında olmadığı anlamına
gelmemektedir. Bir siyasi partinin önerileri, devletin anayasal ilkelerine
aykırı olabilir veya toplumda hakim olan görüşten farklı olabilir. Ancak,
demokrasiyle bağdaştığı takdirde ve ölçüde bu önerilerden dolayı siyasi
partilere yaptırım uygulanamaz. (Sosyalist Parti/Türkiye, par. 47; ÖZDEP/Türkiye,
par. 41).
AİHM’in siyasi parti mensuplarının ifadeleri ile ilgili
olarak çizdiği tek sınır “şiddete teşvik”tir. Bir siyasi partinin
sınırlandırılması ancak yöneticilerinin “siyasi araç olarak şiddet kullanımını”
savunmaları durumunda söz konusu olabilir. Bu durumda, AİHM siyasi partinin
programı, organları ve/veya mensuplarıyla “etnik nefret, isyan veya şiddete
teşvik” edip etmediklerine bakmaktadır. (Partidul Comunistilor (Nepeceristi) ve
Ungureanu/Romanya, par. 54).
Partimiz mensuplarının kapatma davasına konu olan
sözlerinin hiçbirisi, kin, nefret veya şiddet söylemi içermemektedir. Tersine,
bu sözlerin nerdeyse tamamında demokrasi, özgürlük, çoğulculuk, hoşgörü, birlik
ve beraberlik gibi barışçıl bir şekilde bir arada yaşamayı teşvik eden kavramlar
egemendir. Zorlama ve ilgisiz yorumlarla bazı sözlerin “şiddet” çağrısı
niteliğinde olduğunu söylemek ise kabul edilemez. Sözgelimi Başbakanın
kendisine 27 Mayıs sonrası idamlarının hatırlatılması üzerine söylediği “Biz şuna inanıyoruz; biz yola
çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların söylediğini söylüyoruz.
Biz o beyaz çarşaflarla yola çıktık. Biz bu konuda bedel ödemeye hazırız”
(İddianame, s.135)
şeklindeki sözlerin şiddet çağrısı olarak ileri sürülmesi iyi niyetle
bağdaşmamaktadır. Bu sözler, demokrasi ve millet iradesinin hakimiyeti uğruna
her türlü fedakarlığı göze alan bir siyasi cesaretin ve kararlılığın
yansımalarıdır.
Sonuç olarak, açıkça ifade özgürlüğü kapsamında olan
beyanlardan dolayı bir siyasi partinin kapatılmasını istemek AİHS’in 10 uncu
maddesine aykırıdır.
2.2 AK Partinin kapatılması, örgütlenme özgürlüğünün ihlali
olacaktır.
Sözleşme’nin 11 inci maddesine göre toplantı ve
örgütlenme özgürlüğü milli güvenlik, kamu emniyeti ve başkalarının haklarını
koruma gibi nedenlerle sınırlanabilir. Ancak, bu sınırlamaların kanunla
yapılması ve en önemlisi “demokratik toplumda gerekli” olması gerekir. AİHM’e
göre, “demokrasinin düzenli işleyişinde siyasi partilerin oynadıkları hayati
rol dikkate alındığında, 11 inci maddedeki sınırlama nedenleri siyasi partiler
söz konusu olduğunda son derece dar yorumlanmalıdır”. Bu bağlamda “partilerin
örgütlenme özgürlüğüne yönelik sınırlamaları, ancak inandırıcı ve zorunlu
gerekçeler haklılaştırabilir”. (Sosyalist Parti
v.d./Türkiye par. 50).
Diğer yandan, 11 inci maddenin ikinci fıkrasındaki
“gerekli” sözcüğü, “zorlayıcı bir toplumsal gereksinim”in (pressing social
need) varlığını şart koşmaktadır. Başka bir ifadeyle, ancak acil,
kaçınılmaz toplumsal ihtiyaçlar, örgütlenme özgürlüğüne yönelik bir sınırlamayı
“demokratik toplumda gerekli” kılabilir. (Partidul Comunistilor (Nepeceristi)
ve Ungureanu/Romanya, par.47).
Bir siyasi partiye müdahalenin “zorlayıcı toplumsal
gereksinim” kriterine uygun olabilmesi, dolayısıyla örgütlenme özgürlüğünün
sınırları dışında sayılabilmesi için aşağıdaki üç şartın birlikte gerçekleşmesi
aranmaktadır:
(a) Siyasi partiden kaynaklanan demokrasiye yönelik
riskin yeteri kadar yakın/kaçınılmaz olduğunu gösteren ikna edici geçerli
delillerin bulunup bulunmadığı;
(b) Siyasi parti mensuplarının dava konusu eylem ve
söylemlerinin ilgili partiye isnat edilebilir nitelikte olup olmadığı;
(c) Siyasi partiye isnat edilebilir nitelikteki eylem
ve söylemlerin, söz konusu partinin “demokratik toplum” kavramıyla bağdaşır
olmayan bir toplum modelini tasavvur ettiği ve savunduğunu açıkça gösterecek
şekilde bir bütün oluşturup oluşturmadığı. (Refah Partisi/Türkiye, Büyük Daire,
par.104; Partidul Comunistilor (Nepeceristi) ve Ungureanu/Romanya, par.47).
AK Parti hakkında açılan davada, bu üç şartın bırakın
birlikte gerçekleşmesini, ayrı ayrı dahi gerçekleşmesi söz konusu değildir.
Şöyle ki:
(a) AK Partinin demokrasiye
uzak ya da yakın bir risk oluşturduğuna dair hiçbir delil sunulamamıştır
Esasen bu konuda bir delil sunulması da mümkün değildir,
çünkü partimiz kurulduğundan bu yana tüm gücüyle demokrasinin geliştirilmesi
için çalışmaktadır. Varlık sebebi ve kuruluş gayesi demokrasiyi geliştirip
pekiştirmek suretiyle temel hak ve özgürlükleri daha iyi korumak olan bir
siyasi partinin demokrasiye tehlike teşkil etmesi düşünülemez.
AİHM, siyasi partilere yönelik müdahalelerin haklı bir
sebebe dayanıp dayanmadığını incelerken, sadece taraf devletin takdir yetkisini
makul, dikkatli ve iyi niyetli bir şekilde kullanıp kullanmadığına
bakmamaktadır. AİHM, aynı zamanda, sınırlamaya davanın bütünlüğü içerisinde
bakarak, (a) müdahalenin “izlenen meşru amaçlarla orantılı” ve (b) sunulan
sınırlama sebeplerinin “ilgili ve yeterli” olup olmadıklarını
değerlendirmektedir. Bunu yaparken Mahkeme, “ulusal yetkililerin 11 inci
maddedeki prensiplerle uyumlu standartları uyguladıkları ve ayrıca kararlarını
ilgili olguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayandırdıkları”
konusunda ikna olmalıdır. (Jersild/ Danimarka,
par. 31; Goodwin/Birleşik Krallık, par. 40;
Partidul Comunistilor (Nepeceristi) ve Ungureanu/Romanya, par. 49).
AK Parti hakkında açılan davada
kapatma talebine gerekçe olarak sunulan eylem ve söylemlerin AİHM içtihatları
ışığında “ilgili ve yeterli” olması gerekmektedir. Halbuki, tek tek incelendiğinde
ileri sürülen gerekçelerin hiçbir şekilde “ilgili ve yeterli” olmadığı
anlaşılmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi, iddianamede yer verilen
konuşmaların tamamı ifade özgürlüğü kapsamındadır. Dolayısıyla bunların
partimizin kapatılmasında “ilgili ve yeterli” gerekçe oluşturmadıkları açıktır.
İkincisi, iddianamede AK Partinin şiddete başvurabileceği yönündeki gerekçeler
de tamamen ilgisiz varsayımlardan kaynaklanmaktadır. Başsavcılığın, kim olduğu
ve partimizle ilişkisinin olup olmadığı bile belirtilmeyen meçhul bir kişinin
bir televizyon programında Mussolini’den bahisle yaptığı iddia edilen
konuşmayla partimiz arasında irtibat kurmaya çalışması, sunulan gerekçelerin
“ilgili” olmadığının tipik bir göstergesidir. Bunun gibi AK Partiyle uzaktan
yakından ilişkisi olmayan Danıştay saldırısı failinin, belli karanlık odakların
emellerine hizmet edecek şekilde, partimiz liderine yaptığı çağrının delil
olarak sunulması tam bir kötüniyet ve kurgulamanın ürünüdür. Bu tür sözde
gerekçeler kesinlikle AİHM İçtihadı çerçevesinde “ilgili ve yeterli” sebep
olarak kabul edilemez.
AİHM, 14 Şubat 2006 tarihli
Hıristiyan Demokratik Halk Partisi/Moldova kararında başvurucu partinin geçici
olarak siyasi faaliyetlerinin durdurulmasına gerekçe gösterilen nedenlerin hiç
birini “ilgili ve yeterli” görmemiştir. Hatta söz konusu muhalefet partisi
tarafından organize edilen toplantıda iktidardaki Komünist Partiyi protesto
etmek için söylenen ve içinde “Diktatör olmaktansa, holigan olmayı tercih
ederim”, “Komünist olmaktansa ölmeyi tercih ederim” gibi sözlerin geçtiği şarkı
da şiddet çağrısı olarak görülmemiştir. Mahkeme, bu öğrenci marşının bir şiddet
çağrısı olarak yorumlanamayacağını, ulusal makamların da bu sözlerin neden ve
nasıl şiddete çağrı olduğunu açıklamadıklarını belirterek, bu yöndeki sınırlama
sebebinin “ilgili ve yeterli” kabul edilemeyeceği sonucuna ulaşmıştır.
Mahkemeye göre, “bir siyasi partinin faaliyetlerinin yasaklanmasını, ancak
siyasal çoğulculuğu veya temel demokratik ilkeleri tehlikeye düşürmek gibi çok
ciddi ihlallerin bulunması haklılaştırabilir.” Mahkeme, söz konusu davada,
başvurucu partinin toplantısının, hükümeti şiddet yoluyla devirmeye çağrı
içermediğini veya çoğulculuk ve demokrasi ilkelerini zedeleyecek hiçbir
faaliyetin bulunmadığını, bu nedenle uygulanan yaptırımın belirtilen meşru
amaçla orantılı ve “zorlayıcı toplumsal gereksinimi” karşılamaya yönelik
olmadığını belirtmiştir. (Hıristiyan Demokratik Halk Partisi/Moldova, par. 75,
76).
Başsavcılık, iddianamede olduğu
gibi, esas hakkındaki görüşünde de AK Partinin iktidarda olmasının demokrasiye
yönelik tehlikeyi daha da “yakın” hale getirdiğini savunmaktadır. Buna göre,
“Siyasi partinin iktidar olması, istediği düzenlemelerin her an yasalaşmasını
sağlaması olanağı bulunması nedeniyle demokrasi için tehlikeyi somut ve yakın
kılar. Bu açıdan davalı partinin devleti teokratik bir yapıya dönüştürmesi
beklenilmeden dava açılmıştır” (s.16).
Teorik düzeyde iktidarda bulunan her
siyasi parti için üretilebilecek bu iddianın partimiz bağlamında hiçbir olgusal
dayanağı yoktur. Dahası, belki yeni iktidara gelmiş ve icraatları henüz ortaya
çıkmamış olan bir siyasi parti için böylesi bir “risk”ten söz edilebilir.
Ancak, AK Parti altı yıldır iktidarda olan bir partidir. Bu süre bir siyasi
partinin amaç ve politikalarının belirlenmesi için yeteri kadar uzundur. AK
Parti, bu süre içinde şimdiye kadar anayasal demokratik düzenin temel
ilkelerini zedeleyici hiçbir girişimde bulunmamıştır. Anayasayı değiştirecek
çoğunluğa sahip olmasına rağmen, yasama işlemlerinin anayasal denetimini veya
idari işlemelerin yargısal denetimini ortadan kaldırmaya yönelik hiçbir
düşüncesi ve girişimi olmamıştır. Bu çerçevede, AK Parti döneminde çıkarılan
bazı yasalar hatta son örnekte olduğu gibi bazı anayasa değişiklikleri bile
Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmiştir. Dolayısıyla bir iktidar partisinin
“istediği düzenlemelerin her an yasalaşmasını sağlaması”, onu demokrasi için
“somut ve yakın tehlike” haline getirmez. Esasen etkin anayasal ve yargısal
denetimin olduğu herhangi bir demokratik rejimde böylesi bir tehlikeden de
bahsedilemez.
Kaldı ki, AK Parti hükümetleri en
başından itibaren anayasal demokrasinin evrensel ilkelerinin kökleşmesi için
gerekli tüm siyasi, hukuki ve ekonomik adımları atmış; özellikle Türkiye’nin
Avrupa Birliğiyle entegrasyonu için gece gündüz çalışmıştır. Bu yönde önceki
iktidarlar döneminde başlatılan reform süreci hızlandırılarak, başta Anayasa
olmak üzere yasalar ve diğer hukuk kurallarındaki değişiklikler birbiri ardına
çıkarılmıştır. Nitekim, Avrupa Komisyonu’nun yıllık ilerleme raporlarında bu
gelişmelerden duyulan memnuniyet açıkça dile getirilmiştir. Kısacası, Kopenhag
siyasi kriterleri arasında yer alan demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel
haklar konusunda çok önemli ilerlemeler sağlayan ve bu yolla ülkeyi AB’ye bir
adım daha yaklaştıran bir iktidar partisinin demokrasiyle bağdaşmayan bir
projeye sahip olduğu iddiasının hiçbir dayanağı yoktur. Bu tür bir iddia, ancak
bir hayal ürünü olabilir.
Bu hayali iddiayı inandırıcı kılmak
amacıyla sunulan deliller, AİHM’in içtihatları ışığında ortaya çıkan delil
hukuku bakımından hiçbir değere sahip değildir. “Delil” olarak sunulan parti
mensuplarına ait konuşmaların, yukarıda açıklandığı üzere, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin 10 uncu maddesinde korunan ifade özgürlüğünün kapsamı içinde
olduğu açıktır. Bu konuşmaların içerikleri analiz edildiğinde, neredeyse
tamamının eşitlik, özgürlük, çoğulculuk, hoşgörü ve bir arada yaşama gibi
demokratik toplumun temel değerlerine vurgu yapıldığı görülmektedir.
Dolayısıyla, bu sözlerin hiçbirinde ifade özgürlüğü konusunda AİHM’in kırmızı
çizgileri olan şiddet kullanmaya, silahlı mücadeleye veya ayaklanmaya teşvik
söz konusu değildir. Sonuç olarak, partimizin amaçlarının “demokrasiyle
bağdaşmadığı” şeklindeki asılsız ve mesnetsiz iddiaların gerekçesi olarak
sunulan sözde “deliller”in Avrupa İnsan Hakları Hukuku bağlamında da delil
vasfı bulunmamaktadır.
(b) Parti mensuplarına
atfedilen söz ve eylemlerin önemli bir kısmı AK Partiye isnat edilebilir
nitelikte değildir.
Partiyle ilgisi bulunmayan kişilerin
eylem ve söylemlerinden dolayı partinin sorumlu tutulması hiçbir hukuk
anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Bu AİHM açısından da kabul edilemez bir durumdur.
Parti mensuplarının dava konusu söz ve eylemlerinin bile partiye isnat edilebilir
olup olmadığını inceleyen AİHM’in, partiyle hiçbir hukuki bağı bulunmayan
kişilerin eylem veya sözlerinden dolayı partinin sorumlu gösterilmesini kabul
edeceğini düşünmek imkansızdır.
Ayrıca, parti lideri veya üyelerinin
bazı sözleri de partiye isnat edilebilir nitelikte değildir. Başta Genel
Başkan olmak üzere bazı parti mensuplarının, AK Parti kurulmadan çok önce
yaptıkları konuşmaların partiye isnat edilmesi, aslında delil bulamama,
dolayısıyla delil oluşturma gayretlerinin tipik bir göstergesidir.
Aynı şekilde, partimizin yetkili
organlarının benimsemediği ve benimsemediğini de ilgililer hakkında disiplin
işlemleri yapmak suretiyle açıkça gösterdiği bazı konuşmaların da isnat
edilebilir nitelikte olmadıkları açıktır.
(c) AK Partinin tasavvur
ettiği ve savunduğu toplum modeli “demokratik toplum”dur
AİHM, siyasi partiler içerisinde
bazı üyeler demokrasiyle bağdaşmayan nitelikte münferit eylem ve beyanlarda
bulunsa bile bunların tek başına partinin yasaklanmasına yol açmayacağını kabul
etmektedir. Bu nedenle, alt alta sıralanan “ilgili ve yeterli” delillerin aynı
zamanda bir bütün olarak, söz konusu partinin savunduğu antidemokratik bir
siyasi modelin açık ve anlaşılabilir bir resmini çizmesi gerekmektedir. Oysa
mevcut davada, ileri sürülen gerekçeler ne tek tek ne de bir bütün olarak böyle
bir modelin silüetini dahi ortaya koyamamaktadır.
İddianamede AK Partinin önceki bazı
partilerin devamı olduğunun ileri sürülmesi ve sık sık AİHM’in Refah Partisi
kararına atıf yapılması da, birbiriyle ilgisiz konuların ilgiliymiş gibi
gösterilmesidir ve bu anlamda tam bir hedef saptırma örneğidir. Ortada
birbirinden tamamen farklı iki siyasi parti vardır. AİHM’in Refah kararının
isabetli olup olmadığı bir yana, bu kararla partimiz hakkındaki davanın hiçbir
benzerliği yoktur.
İlk olarak, AİHM Refah Partisinin
kamuoyu yoklamalarına göre sürekli yükselişte olduğunu ve tek başına iktidara
gelme olasılığının yüksek olduğunu belirtmiştir. Mahkemeye göre, tek başına
iktidara geldiğinde bu partinin demokrasiye aykırı bir “toplum modeli”ni hayata
geçirmesi ihtimali vardır (Refah ve diğerleri/Türkiye, Büyük Daire, par.107,
108). Bu nedenle, “demokrasiye aykırı politikaları ve söylemleri” olan bir
siyasi partinin iktidarı ele geçirerek, parlamentoda istediği kanunları
önermesini beklemek gerekmemektedir (par. 110). Oysa mevcut davada, AK Partinin
iktidarı tek başına ele geçirmesi ve programını hayata geçirme şansını elde
etmesi diye bir durum söz konusu değildir. AK Parti, altı yıldır zaten tek
başına iktidardır. Ayrıca, AK Partinin politikaları ve söylemleri de Sözleşmede
korunan hak ve özgürlüklerin tüm toplumu kapsayacak şekilde
yaygınlaştırılmasına ve demokrasinin konsolidasyonuna yöneliktir.
İkincisi, AİHM’in Refah davasında
kabul ettiği kapatma gerekçeleri de bu davada kesinlikle geçerli değildir.
Mahkeme, Refah Partisinin kapatılması kararının “zorlayıcı toplumsal
gereksinim” kriterini karşıladığı sonucuna ulaşırken; bu partinin (a) dini
inançlar arasında ayrımcılığa yol açacak bir çok hukukluluğu savunduğunu, (b)
bu çerçevede şeriat hükümlerinin uygulanmasını amaçladığını ve (c) partililerin
siyasi yöntem olarak şiddet kullanımını dışlamadığını belirtmiştir (RP/Türkiye,
par.116).
Başsavcılık, RP ile AK Parti
arasında zorlama bir benzerlik kurabilmek için bu iddiaları temellendirecek
gerekçelerin partimiz hakkında açılan davada da geçerli olduğunu ileri
sürmektedir. Bu bağlamda AK Partinin çok hukukluluk anlayışını savunduğu ileri
sürülmekte, ancak bu konuda hiçbir somut delil sunulamamaktadır. AK Partinin
vatandaşların kendi farklı hukuklarına tabi olması gerektiğine dair hiçbir
söylemi veya eylemi bulunmamaktadır. Aksine partimiz hukuk birliğini
savunmaktadır. Nitekim çok hukukluluğu savunan bir siyasi partinin, iç hukukunu
Avrupa standartlarına çıkarmaya çalışarak AB hukuk düzenine ve böylece evrensel
hukuka uygun hale getirme çabası da anlamsız kalacaktır.
İddianamede çok hukukluluk tezinin
tek delili olarak Başbakan’a atfen “Af yetkisi maktulün mirasçılarına
aittir” şeklindeki söz gösterilmiştir. Bu beyan, din hükümlerini referans
gösterme çabalarının örneği olarak sunulmuştur. Oysa burada af yetkisinin
maktulün mirasçılarına bırakılmasına dair sözün çok hukuklulukla ilgisi yoktur.
Başbakan bu sözüyle kanuni bir düzenleme yapılarak af yetkisinin mağdura
bırakılmasını değil, adi suçlar bakımından sık sık af kanunu çıkarılarak
toplumdaki adalet duygusunun zedelenmemesi gerektiğine işaret etmiştir.
Konuşmanın içeriği bütünüyle
incelendiğinde, ülkemizde sık sık uygulanan affın toplumda rahatsızlıklar
meydana getirdiği, özellikle zarar görenlerin ya da ölenlerin yakınları
tarafından da dile getirilen bir olgu olduğu anlaşılacaktır. Bu çerçevede af
yetkisinin devlet tarafından sıklıkla kullanılmasının, ölenin ya da zarar gören
insanların yakınlarını veya kendilerini vicdanen rahatsız ettiği, bunun suçları
önlemek yerine artmasını teşvik edeceği, bu nedenle toplum vicdanında genel
olarak kabul görmeyeceği dile getirilmiştir. Kısacası eleştirilen konu af
uygulamasının toplum vicdanlarında oluşturduğu rahatsızlıktır.
Diğer yandan, partimizin şeri
hükümlerin uygulanması ve bu amaçla şiddete başvurulabileceği yönünde bırakın
eylemi, en ufak bir söylemi hatta iması bile bulunmamaktadır. Dolayısıyla,
Başsavcılığın AK Partinin siyasi programının demokrasiyle bağdaşmadığına dair
iddiası boşlukta kalmaktadır.
Partimiz hakkında açılan davada
delillerin büyük bir kısmı, parti yetkililerinin başörtüsüyle ilgili
açıklamalarından oluşmaktadır. Halbuki AİHM’e göre başörtüsüne ilişkin
açıklamalar, Türkiye’deki laik rejime yönelik bir tehdit oluşturmamaktadır (RP/Türkiye,
par.73). Bu durum, Başsavcının AİHM Refah Kararı ile Ak Parti hakkındaki dava
arasında kurmaya çalıştığı irtibatın mevcut olmadığını ortaya koymaktadır.
2.3 AK Partinin kapatılmasına yönelik dava, serbest seçim
hakkının ihlalidir
Bir siyasi partinin kapatılmasına
neden olduğu gerekçesiyle partili milletvekillerinin parlamento üyeliğinin
düşürülmesi ve beş yıl süreyle herhangi bir partide yer alamaması yaptırımı,
AİHS’in 1 nolu Protokolünün 3 üncü maddesine aykırılık sonucunu doğurabilecektir.
Bu maddeye göre, “Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde
halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde, makul
aralıklarla, gizli oyla serbest seçimler yapmayı taahhüt ederler”.
AİHM Sadak/Türkiye (2002)
kararında, başvurucuların partilerinin kapatılması sonucu otomatik olarak
milletvekilliklerinin düşmesini orantısız bir yaptırım olarak görmüştür.
Mahkemeye göre, bu yaptırım Sözleşmenin 1 Nolu Protokolünün 3 üncü maddesinde
korunan seçilme ve parlamento üyesi olma hakkının özüyle bağdaşmadığı gibi,
başvurucuları parlamentoya üye olarak gönderen seçmenin egemen iradesini de
ihlal etmiştir (par.40).
Daha yakın tarihli Sobacı/Türkiye
(2007) kararında da AİHM, Fazilet Partisinin kapatılması sonucu milletvekilliği
düşürülen başvuru sahibinin serbest seçilme hakkının ihlal edildiğini
belirtmiştir. Mahkemeye göre, milletvekilliğinin düşürülmesi yaptırımı çok ağır
bir yaptırım olup izlenen meşru amaçla orantılı değildir. Dolayısıyla,
Sadak/Türkiye kararında olduğu gibi, burada da bir yandan “başvuru sahibinin
seçilme ve yasama görevini yerine getirme hakkı”, diğer yandan da “onu
milletvekili seçmiş olan seçmenin egemen iradesi” ihlal edilmiştir (par.
31-33).
Aynı şekilde, partilerinin
kapatılması sonucu haklarında beş yıl parti yasağı getirilen Nazlı Ilıcak,
Merve Kavakçı ve Mehmet Sılay’ın başvuruları üzerine, 2007 yılında AİHM,
Sözleşmede korunan serbest seçim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.
AİHM’in bu kararlarına göre, Anayasanın milletvekilliğinin düşmesi ve beş
yıllık parti yasağı sonuçlarını doğuran hükümleri siyasi parti mensupları
bakımından oldukça ağır bir yaptırım öngörmektedir.
Tüm bu kararlardan da anlaşılacağı üzere, AİHM siyasi
partilerin kapatılmaları sonucu kapatmaya neden olarak gösterilen kişiler
hakkında uygulanan milletvekilliğinin düşmesi ve beş yıl süreyle herhangi bir
partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamaması şeklindeki
yaptırımları izlenen meşru amaçlarla orantısız, dolayısıyla demokratik toplumda
gereksiz bulmuştur.
Sonuç olarak, AK Partinin kapatılması sonucu bu tür
yaptırımların uygulanması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 Nolu Ek
Protokolünün 3 üncü maddesine ve AİHM’in bu maddeyle ilgili yerleşik içtihadına
aykırılık teşkil edecektir.
V. PARTİMİZE VE MENSUPLARINA YÖNELİK İTHAMLAR MESNETSİZDİR
1. Parti mensuplarının
açıklamaları ve faaliyetleri ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamındadır ve
laikliğe aykırı değildir
Bu davanın en önemli özelliği bir ifade özgürlüğü
davası olmasıdır. İddianamede, militan laiklik anlayışı ile bağdaşmayan
ifadeler kapatma nedeni olarak gösterilmektedir. Oysa özgürlükçü bir
demokraside siyasi partilerin kamusal sorunlar konusunda farklı politikaları
savunmalarından daha doğal bir şey olamaz.
İddianamede yer alan, başörtüsü, katsayı, Kur’an
kursları gibi konularda, çoğu zaman basının soruları üzerine gündeme getirilen
anlık açıklamalar şeklinde gelişen konuşma ve demeçler, bazı çevreler
tarafından beğenilmese de ifade özgürlüğü kapsamındadır.
Öte yandan, yapılan konuşmalar delil olarak sunularak
AK Parti hakkında kapatma davası açılması doğru değildir. Anayasanın 68 inci
maddesinin 4 üncü fıkrasında siyasi partilerin “eylemleri” dolayısıyla
kapatılabileceği belirtilmiş, yine Anayasanın 69 uncu maddesinin 6 ncı
fıkrasında da “68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı
eylemlerinden ötürü temelli kapatılması” ifadesine yer verilmiştir. 1995 ve
2001 yılında Anayasaya dahil edilen bu hükümlerle Anayasa koyucu artık siyasi
partilerin faaliyetleri dolayısıyla kapatılabilmesi için açıkça “eylem”lere
dayanılması koşulunu aramaktadır. Oysa iddianamede AK Parti mensuplarının
yapmış olduğu konuşmalar delil olarak gösterilmektedir.
Başbakanın, başörtüsünün dini inancın gereği olup
olmadığı hususunun din bilginleri (ulema) tarafından tartışılacak bir konu
olduğuna işaret eden açıklaması da iddianamede (s.44-45) laikliğe aykırı delil
olarak gösterilmiştir. Oysa, Başbakanın iddianamede yer verilen bu sözleri,
hukuk sistemimizde yer alan ve uygulanan bilirkişilik müessesine ilişkindir. Bu
sözler, hukuk devletindeki adil yargılanma hakkının önemli bir unsuru olan
“bilirkişilik” bağlamında değerlendirilmelidir. Laik bir hukuk devletinde
yargıçların bir dinin gerekleri konusunda uzman olmaları beklenemez. Teknik
bilgi ve birikim gerektiren bu hususun yargılama sırasında konunun uzmanlarına
sorulması laiklik ilkesine aykırılık teşkil etmemektedir.
Nitekim uyuşmazlık konusunun, dinsel içerikli bir konu
olması durumunda din bilginlerinin görüşlerine “bilirkişi” olarak başvurulması
yargıda da benimsenen bir yöntemdir. Özellikle dini vakıf ve derneklerle ya da
dini yayın yapan kuruluşlarla ilgili uyuşmazlıklarda, yargı mercilerinin konu
hakkında karar verebilmek için konunun dinsel boyutuna dair bilirkişi görüşüne
başvurduğu bilinmektedir.
Örneğin, bir yayının içeriğini oluşturan Hıristiyanlık
yaşam felsefesi ve motiflerinin tek bir inanca yönelik olarak toplumda özgürce
kanaat oluşmasını engelleyecek biçimde verilmesinin, toplumun milli ve manevi
değerlerine aykırılık oluşturup oluşturmadığı konusundaki bir olayda, Danıştay
13. Dairesi şu şekilde karar vermiştir: “Söz konusu yayın içeriğinin, işlem
tesisine neden olan toplumun milli ve manevi değerlerine ve Türk aile yapısına
aykırı nitelikte olup olmadığı hususunun belirlenmesi, bu konuda uzman
kişilerden oluşturulacak bir heyete bilirkişi incelemesi yaptırılmasını
gerektirmektedir.” (E. 2005/588, K. 2005/692, K.T. 8.2.2005).
Bu davada çok değişik konularla ilgili olarak yargı
kararları, yüksek mahkeme başkanlarının açıklamaları, Cumhurbaşkanının
ifadeleri ve geri gönderme gerekçelerinde yer verdiği değerlendirmeleri
hakkında AK Parti Genel Başkanı ve partimiz mensuplarınca yapılan eleştiriler
aleyhimize delil olarak gösterilmektedir. Oysa bu tür karar ve açıklamaların
eleştirilemeyeceğine dair ne bir Anayasa ne de yasa kuralı vardır. Herkesin
görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi yüksek mahkeme başkanları ve
Cumhurbaşkanının görüşleri de eleştirilebilir. Demokratik hukuk devletlerinde
kişiler tabu olmadığı gibi, kişilerin görüşleri de tabu değildir. Ancak
totaliter rejimlerde eleştirilmez kişiler veya görüşler olabilir.
Gerek Genel Başkanımızın ve gerekse diğer parti
mensuplarımızın Başsavcılığın iddianamesi ve esas hakkındaki görüşünde laikliğe
aykırı söz ve faaliyetleri olarak sıralanan hususlar ifade ve örgütlenme
özgürlüğü kapsamında olup, bunlarda laikliğe aykırılık bulunmamaktadır.
Esas hakkındaki bu layihamızın ekinde söz konusu iddialar tek tek
cevaplandırılmaktadır. (EK-1: Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep
Tayyip ERDOĞAN , EK-2: Partimizin diğer mensupları ile ilgili
ifadelerin cevapları)
2. Partimizi “şiddet”le
ilişkilendirme gayreti abesle
iştigaldir
İddia makamı, esas hakkındaki görüşünde, Venedik
Komisyonu raporunda siyasi partilere yönelik yasaklama nedenlerinin şiddetle
sınırlı olmadığını ileri sürmektedir. Buna göre, “Venedik Komisyonu raporunda
yer alan yasaklama ilkeleri, yalnızca ‘şiddet’ ile sınırlı değildir. Yasaklama
ilkeleri arasında; ‘ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlük’ de
bulunmaktadır.” Başsavcılık, “Laikliğin dinsel hoşgörüyü sağlayan, güvence
altına alan bir ilke olduğu gerçektir” sözüyle dolaylı olarak laikliğin Venedik
Kriterleri arasında yer aldığını ima etmektedir (s.13).
Venedik Komisyonu, siyasi partilerin yasaklanması ve
kapatılmaları konusundaki 2000 tarihli raporunda şu yedi kriteri belirlemiştir:
“1. Devletler, herkesin serbestçe
siyasi partiler bünyesinde bir araya gelme hakkını tanımalıdır. Bu hak, siyasi
görüşlere sahip olma ve kamu otoritelerinin müdahalesi olmaksızın ve sınırlar
dikkate alınmaksızın bilgi alma ve yayma özgürlüğünü de kapsamaktadır. Siyasi
partilere yönelik kayıt zorunluluğu tek başına bu hakkın ihlali olarak kabul
edilemez.
2. Siyasi partilerin faaliyetleri
üzerinden söz konusu bu temel insan haklarının kullanımına yönelik
sınırlamalar, normal ve olağanüstü dönemlerde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
ile diğer uluslararası sözleşmelerin hükümlerine uygun olmalıdır.
3. Siyasi partilere yönelik
yasaklama veya kapatma yaptırımı, sadece partilerin şiddet kullanımını savunma
veya demokratik anayasal düzeni yıkmak için şiddeti siyasi bir araç olarak
kullanma, böylece anayasayla güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ortadan
kaldırma durumlarında haklılaştırılabilir. Bir siyasi partinin anayasada
barışçıl yöntemlerle bir değişiklik yapmayı savunması tek başına onun
yasaklanması ya da kapatılması için yeterli bir delil olarak görülemez.
4. Bir siyasi parti, partinin
yetkilendirmediği üyelerin siyasi faaliyetleri çerçevesinde münferit
davranışlarından dolayı sorumlu tutulamaz.
5. Özellikle çok ağır bir tedbir
olan siyasi partilerin yasaklanması veya kapatılması, nihai yaptırım olarak
kullanılmalıdır. Hükümetler veya diğer devlet organlarının, yetkili yargısal
organdan bir siyasi partinin yasaklanması veya kapatılmasını talep etmeden önce
ülkenin durumunu dikkate almak suretiyle partinin gerçekten hür demokratik
siyasi düzene veya bireysel haklara yönelik tehlike oluşturup oluşturmadığını
ve varsa bu tehlikenin daha hafif tedbirlerle önlenip önlenemeyeceğini değerlendirmesi
gerekmektedir.
6. Siyasi partilerin yasaklanmasına
ya da kapatılmasına yönelik hukuki tedbirler, anayasaya aykırılık şeklindeki
yargısal kararın sonucu olmalıdır. Bu tedbirler, aynı zamanda, orantılılık
ilkesine uygun ve istisnai nitelikte olmalıdır. Bu tür yaptırımların, sadece
parti üyelerinin değil, bizzat partinin anayasal olmayan araçlar kullanmak veya
kullanmaya hazırlanmak suretiyle siyasi hedefler izlediğine dair yeterli
delillere dayandırılması gerekmektedir.
7. Bir partinin yasaklanması veya
kapatılması kararı Anayasa Mahkemesi veya başka ilgili yargısal organlar
tarafından, hukuka uygunluk, alenilik ve adil yargılanma güvencelerini sağlayan
bir prosedür izlenerek alınmalıdır.”
Bu kriterlerden anlaşılacağı üzere,
siyasi partiler ancak şiddet kullanımını savundukları veya demokratik anayasal
düzeni yıkmak için şiddeti siyasal bir araç olarak kullandıkları takdirde,
yargılama güvencelerine sahip bir prosedür izlenmek koşuluyla ve son çare
olarak kapatılabilmektedir. Dolayısıyla yasaklama ilkeleri “şiddet”le
sınırlıdır. İddia makamının “şiddet” dışında saydığı “ırkçılık, yabancı
düşmanlığı ve hoşgörüsüzlük” müstakil yasaklama ilkeleri değildir. Bunlar,
Venedik Komisyonu raporunun temel kriterleri açıklayan ekinde yer alan ve
şiddetle bağlantılı olarak bahsedilen kavramlardır. Nitekim, “Açıklayıcı
Rapor”un 10 uncu paragrafına göre yasaklamaya “yetkili organların bir siyasi
partinin şiddeti (şiddetin özel yansımaları olarak ortaya çıkan ırkçılık,
yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlük/tahammülsüz dahil olmak üzere) savunduğuna
veya terörist yahut yıkıcı faaliyetlere karıştığına dair yeterli delile sahip
olması gerekmektedir.” (EK- 6: Venedik Komisyonu Raporu)
Kaldı ki, hoşgörüsüzlük bir siyasi parti için tek
başına bir yasaklama kriteri olarak alınsa bile, AK Partiye isnat edilebilecek
bir nitelik olamaz. Başta partimiz genel başkanı olmak üzere, tüm organ ve
üyeleriyle kurulduğundan beri herkesi kucaklamaya çalışan, farklılıklara
saygıyı ve bir arada yaşama hedefini siyasi önceliği haline getiren bir siyasi
partinin “hoşgörüsüzlük”le itham edilmesi akla, mantığa ve insaf ölçülerine
aykırıdır. İşin üzücü yanı, partimize yönelik böylesi bir ithamın farklı olan
her şeye ve herkese karşı tahammülsüzlüğün nerdeyse her satırına sindiği bir
iddianamede ve esas hakkındaki görüşte dile getirilmiş olmasıdır.
Diğer yandan, Venedik Komisyonu kriterlerinin bağlayıcı
olmadığını ifade eden iddia makamının, esas hakkındaki görüşünde Avrupa Konseyi
Parlamenterler Meclisi (AKPM)’nin siyasi parti yasakları konusunda aldığı
tavsiye niteliğindeki kararına atıf yapması ve söz konusu kararın İngilizcesini
ekte sunması ilginçtir. Başsavcılığa göre, AKPM “Venedik İlkelerinden
farklı olarak bir parti sivil barışı ve demokratik anayasal düzeni tehlikeye
sokuyorsa bu amaca ulaşmak için demokratik yolları kullanıyor olsa dahi,
kapatılabileceği kuralını getirmiştir” (s.14).
Esas hakkında görüşe eklenen söz konusu kararı okuyacak
kadar İngilizcesi olan herhangi bir kişinin hemen fark edebileceği gibi, “bu
amaca ulaşmak için demokratik yolları kullanıyor olsa dahi” ibaresi kararın
aslında olmayan bir ilavedir. Esasen bu karar, siyasi partilerin
kapatılması konusunda yeni bir kriter getirmemekte, Venedik Kriterlerini
tekrarlamaktadır. Dolayısıyla “Venedik İlkelerinden farklı olarak”
ibaresiyle, Avrupa siyasi kurumlarının “şiddet” dışında kriterler geliştirdiği
izlenimi verilmek istenmektedir. Başsavcılığın, mevcut davayı haklılaştırmak
amacıyla bu tür uluslararası belgelerin anlamlarında yaptığı çarpıtmalar
manidardır.
Anayasa Mahkemesini bu konuda doğru bilgilendirmek
amacıyla, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin 1308 sayılı kararında ortaya
konan ilkeleri aynen belirtmekte fayda vardır. AKPM, siyasi partilere yönelik
yaptırımlar konusunda üye devletlere şu ilkelere uymaları çağrısında
bulunmuştur:
“i.
Siyasal çoğulculuk her demokratik rejimin temel ilkelerinden biridir;
ii.
Siyasi
partilere yönelik sınırlama ve kapatma yaptırımları, ilgili partinin şiddet
kullanması veya toplumsal barışı ve ülkenin demokratik anayasal düzenini tehdit
etmesi durumunda uygulanabilecek istisnai tedbirler olarak görülmelidir;
iii.
Mümkün
olduğu ölçüde, kapatmadan daha hafif tedbirlere başvurulmalıdır;
iv.
Bir
siyasi parti, üyelerinin parti tüzüğüne veya faaliyetlerine aykırı
eylemlerinden dolayı sorumlu tutulamaz;
v.
Bir
siyasi parti, ülkenin anayasal düzenine uygun olarak ve adil yargılamanın tüm
güvencelerini sağlayan bir prosedür izlenerek, en son çare olarak
yasaklanabilir veya kapatılabilir;
vi.
Üye
devletlerin hukuk sistemleri, partileri sınırlamaya yönelik tedbirlerin
yetkililer tarafından keyfi uygulanmasını engellemek için özel hükümlere yer
vermelidir”.
İddianamede sunulan hiçbir delilde partimize isnat
edilebilecek herhangi bir şiddet, şiddete çağrı ve suça teşvik edici unsur yer
almamaktadır. Nitekim iddianamede, partinin şiddetle ilişkilendirilmeye
çalışılması bağlamında yapılan değerlendirmede konunun ne derece tutarsız, art
niyetli ve zorlama yorumlama ile birlikte sunulmaya çalışıldığı da rahatlıkla
fark edilebilmektedir. İddianamedekinin aksine, iktidarda bulunduğu zaman
içerisinde çok değişik vesilelerle AK Parti, ısrarlı biçimde birlik, bütünlük
ve barışa vurgu yapan söylemleriyle aslında iddianamedeki bu tezi açıkça
çürütmektedir.
Başsavcı, hem iddianamede hem de esas hakkındaki
görüşünde akıl ve mantık kurallarını alt üst edecek şekilde partimizle şiddet
arasında zoraki bir bağlantı kurmaya çalışmaktadır.
Aslında AK Parti mensuplarının ısrarlı bir şekilde
şiddeti reddeden açıklama ve tutumları iddianamenin bu konuda ne derece
gerçeklikten uzak ve önyargılı biçimde hazırlandığını gözler önüne sermektedir.
AK Parti, terör ve şiddeti kesin biçimde reddeden, bunu da eylem ve
söylemleriyle açık biçimde ortaya koyan bir partidir. Buna karşın Başsavcı,
parti üyesi olmayan kişilerin televizyonlarda yaptığı konuşmaları bile partiye
isnat etmeye çalışmaktadır. Parti üyesi olmayan kişilerin eylem ve söylemleri
ile parti arasında bağ kurmaya çalışmak hukuka aykırıdır. Tıpkı “Ilımlı İslam
projesi” gibi öteden beri belli odaklarca AK Parti’ye isnat edilmeye çalışılan
yakıştırmanın da, Başsavcının iddialarına esas teşkil etmesi gibi, bu konu da
Başsavcının siyasi yaklaşımını da ortaya koymaktadır.
Partimiz demokratik özgürlükçü ortamı şiddet ve terörün
en büyük düşmanı olarak görmektedir. AK Parti, bunun için çoğulcu demokrasiye
sahip çıkılmasını, iktidara gelmede ve onu koruma yolunda şiddetin değil
demokratik seçimlerin geçerli olduğunu savunan ve bunu eylem ve söylemlerine de
açıkça yansıtan bir partidir.
Terör ve şiddete karşı gerek içeride ve gerekse dışarıda
yürütülen kararlı mücadele kamuoyunun da bilgisi dahilindedir. AK Parti Genel
Başkanı değişik konuşmalarında ısrarla “terörün dini, ırkı, milleti, vatanı
yoktur.” Nereden gelirse gelsin terörizmin içinde olan, terörizmin hedeflerini
benimseyen herkes teröristtir. Buna karşı mücadelemizi sonuna kadar vermeye
devam edeceğiz” diyerek, terörle hem içeride hem de dışarıda sonuna kadar
mücadele edileceğini vurgulamıştır. (ANKA-28.12.2007) (EK- 7)
İddianamede partimiz mensupları ile ilgili delillerden
hiçbirisinde en ufak bir şiddet içeren, şiddetle bağlantı kurulması mümkün olan
ya da tahrik çağrısı olarak nitelendirilebilecek bir ifade yer almamasına
rağmen, tamamen zorlama ve artniyetli yorumlarla şiddet bu sürecin içerisine
sokuşturulmaya çalışılmaktadır. Partimizi şiddetle ilintili gösterme gayreti
akıl ve mantığın sınırlarını zorlamaktadır.
Başsavcılığın toplumda infial uyandıran ve herkes
tarafından lanetlenen Danıştay saldırısı ile, Genel Başkanın sözleri arasında
dolaylı bir bağ kurma çabaları ve bu olayın faillerinin kullandığı bazı
sözlerin partinin yaklaşımlarına bağlanmaya çalışılması son derece
tehlikelidir. Başsavcının, kapatma davasında bu elim olayı partimizin aleyhine
kullanmak istemesi kabul edilemez.
Türkiye’yi kaosa sürüklemek isteyen odakların
tezgahladığı iğrenç Danıştay saldırısıyla, partimiz arasında bir ilişki kurmaya
yönelik ifadeler, en hafif tabirle, iftiradır. Başsavcılık, iddianamede olduğu
gibi, esas hakkındaki görüşünde de, “bir iktidar partisinin tehdit ve hakarete
varan açıklamalarının bu tür saldırıları cesaretlendireceği açıktır” demek
suretiyle adeta bu iftira kampanyasına iştirak etmektedir. Partimizin herhangi
bir yargı organına karşı “tehdit ve hakaret” içeren en ufak bir açıklaması
olmamıştır. Kamu adına görev yapan bir yargı mensubunun böyle bir iddiada
bulunurken, açık ve somut “tehdit ve hakaret” örnekleri vermesi gerekirken,
bunun yerine genel ve soyut kategorik ifadelerin arkasına sığınarak yargıda
bulunması kabul edilemez. Ayrıca, her siyasi parti gibi, AK Parti de savunduğu
temel ilkelere aykırı bulduğu yargı kararlarını eleştirmiştir ve eleştirmeye de
devam edecektir. Demokratik rejimlerde, yargı kararlarına uymak farklı bu
kararları eleştirmek farklıdır. Unutulmamalıdır ki, eleştirinin olmadığı yerde
dogmatizmin saltanatı vardır.
Başsavcılığın bu nedensellik mantığı bizi kabul
edilemeyecek sonuçlara götürür. Sözgelimi, hakkımızda düzenlenen ve partimizi
laikliğe aykırı eylemlerin odağı ve demokrasiye yönelik bir tehdit olarak
gösteren iddianameden sonra partimiz mensuplarına karşı bir saldırı olduğu
takdirde bunu Başsavcının cesaretlendirdiği söylenebilir mi?
Yine İddianamede “Bu yolda siyasal İslam'ın ya da
Türkiye’ye giydirilmek istenen ‘ılımlı İslam’ modelinin bir şeriat devletine
dönüşmesi ve gerekirse bu yolda İslami terörün de kullanılması uzak bir
olasılık değildir. Nitekim yakın tarihte bölgemizde geçiş dönemi örneği olarak,
sıkça öne çıkarılan kimi devletlerin daha sonra kaçınılmaz biçimde radikal bir
değişikliğe uğrayarak köktendinci bir rejime dönüştüğü görülmüştür”
denilmektedir. (s.114). İddianamenin değerlendirme kısmında yer alan bu hususun
Anayasa Mahkemesini etkilemeye yönelik olduğu açıkça sezilmektedir.
İktidar partisi ile şiddet arasında bağlantı kurulurken
iddianamede yer verilen ve bünyesinde ciddi bir mantıksal çelişki barındıran şu
görüşün kabulünün de imkansız olduğu açıktır: “Zaten iktidar olmanın
avantajları ile ve demokratik yöntemi kullanarak hedefe ulaşma olanağı elde
edilmişse, bu aşamada şiddet kullanmanın gereksizliği de ortadadır. Kapatma
yaptırımı, son aşamada şiddet ve şiddet çağrısını amaçlayan bir modeli
engellemeye yönelik olması nedeniyle hukuka uygundur” (s.157).
İddianamedeki bu ifade ile aslında şiddet
kullanımının söz konusu olmadığı da açıkça tescil edilmektedir. Ancak, aynı
yerde, şiddetin bundan sonraki dönemlerde kullanılabileceği biçiminde bir
kehanette bulunularak, bu nedenle partinin kapatılması gereğine
değinilmektedir. Unutmamak gerekir ki, Türkiye demokratik bir hukuk devletidir.
Demokratik hukuk devletinde siyasi iktidarın nasıl denetleneceği de bellidir.
Partimizin ileride şiddete başvurabileceği varsayımı tamamen vehimlere dayalı
bir iddiadır. Demokratik bir hukuk devletinde tüm icraatları hukuka uygun olan
bir iktidar partisinin kapatılmak istenmesi kabul edilemez.
Bu bağlamda iddianamede yer verilen şu ifadeler de
ilginçtir:
“Gösterilen deliller, Anayasanın 10.
ve 42 nci maddelerinin laiklik ilkesinin özüne dokunmak amacıyla
değiştirildiğini kanıtlamaktadır. Çünkü artık köktendinciler isteklerini
türbanın kamusal alanda da serbest kalmasının ötesine taşımışlar,
televizyonlardaki açık oturumlarda ‘türbanın yasaklanmasını savunanların
Mussolini gibi yargılanacaklarını ve cezalandırılacaklarını’ çekinmeden
söylemeye başlamışlardır. Sadece bu durum bile laik devlet ilkesini ve
Türkiye’de laikliği savunanları nasıl bir tehlikenin beklediğini göstermeye
yeterli olup, şeriatın içerdiği şiddet unsurunu da sergilemektedir” (s.117) .
Böyle bir televizyon konuşması, hangi partilimiz
tarafından nerede, ne zaman ve hangi televizyonda yapılmıştır? Eğer böyle bir
konuşma var ise, parti ile ilgisi bulunmayan -yönlendirilmiş- bir kişiye mi
aittir? Yoksa parti yasaklamada sadece şiddeti ölçü alan Venedik kriterlerinin
gerçekleştiği izlenimini uyandırmak için herkesi güldürecek uydurma delil mi
yaratılıyor? İddianamede dayanılan diğer konuşmalar eklerde yer almasına
rağmen, bu faili meçhul ve içeriği hiçbir şekilde kabul edilemeyecek konuşma
neden ekler arasında bulunmamaktadır?
Görüldüğü gibi iddianame, olgulardan tamamen uzak bir şekilde
ideolojik kaygılara dayalı bir iddiaya delil üretme çabası içindedir. İddianamedeki partimizin şiddetle
ilişkisini kurmaya yönelik tüm ifadeler, tamamen hayal dünyasında üretilen
spekülasyon ve vehimlerden ibarettir.
Ayrıca, partimiz dışında bazı basın ve yayın
organlarında farklı kişilerin din özgürlüğü ve laiklik bağlamında ortaya
koydukları kişisel görüş ve değerlendirmelerle partimizin doğrudan ya da
dolaylı olarak hiçbir ilgisi olmadığı halde, böyle bir irtibat varmış gibi
gösterilmeye çalışılması hukuk devletinin gerektirdiği asgari iyi niyet
anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
Diğer yandan, iddianameye göre
“davalı partinin sahip olduğu iktidar olma çerçevesinde amaçladığı yasa dışı
siyasi modele yönelik eylemleri karşısında, iktidar gücünden çekinen ve
sessiz kalan büyük bir kitle de söz konusudur. Bu durum bile davalı
partinin hedefine ulaşmasını kolaylaştırmaktadır” (s.158). Bu ifade ile ilgili
olarak öncelikle şu soru akla gelmektedir: “İktidar gücünden çekinen ve sessiz
kalan büyük bir kitle”nin varlığı nasıl tespit edilebilmiştir? Başsavcının bu
tespite hangi teknolojik ölçüm aletlerini kullanarak ulaştığı büyük bir merak
konusudur. Acaba Başsavcıya bu konuda “sessiz kitleler”den ulaşan milyonlarca
şikayet mi vardır? Varsa her türlü gazete haberini iddianameye “delil” olarak
ekleyen bir makam, bu şikayetleri neden eklememiştir?
Kaldı ki, iddianamede ileri
sürüldüğü gibi AK Parti’ye karşı olan ve pek de sessiz oldukları söylenemeyecek
hatırı sayılır miktarda sesli bir muhalefet de vardır. Nitekim “Cumhuriyet
mitingleri” olarak adlandırılan protesto girişimlerinde partimizin
politikalarına yönelik olarak oldukça sesli ve hiç de “çekingen” sayılamayacak
bir muhalefet yürütülmüştür. Bu tür muhalefet girişimlerinin ardından yapılan
22 Temmuz 2007 seçimlerinde partimiz, büyük bir çoğunluğu “sessiz kitleler”den
olmak üzere, kullanılan oyların yaklaşık yarısını alarak ikinci kez tek başına
iktidara gelmiştir. Bu sonuç bile, tek başına toplumun iktidarımızdan
tedirgin olmak bir yana, memnuniyetinin artarak devam ettiğinin “demokratik
ölçüm aletleri”yle kesin olarak teyit edilmiş bir delilidir.
3. Partimizi
“hoşgörüsüzlük”le itham etmek gülünçtür
Hayali bir “şiddet” argümanını
destekleyen inandırıcı delillerin olmadığını anlayan Başsavcılık, esas
hakkındaki görüşünde “hoşgörüsüzlük” ithamını öne çıkarmak istemektedir. Esas
hakkındaki görüşte “hoşgörüsüzlük” ve “ayrımcılık”la partimizin
ilişkilendirilmesi hususunda şu gerekçeye yer verilmektedir: “Bu bağlamda,
davalı partinin şiddet çağrısı yapmadığı veya açıkça şiddete başvurmadığı, bu
nedenle iç hukuk ve uluslar arası anlaşmalar ile Venedik İlkeleri ve Avrupa
Komisyonu Parlamenterler Meclisi kararı gözetildiğinde kapatma kararı
verilemeyeceği savunması yersizdir. Çünkü davalı siyasi partinin, hoşgörünün olmadığı
ve ayrımcılığın ön planda tutulduğu bir siyasi sistemi hedeflediği beyan ve
eylemleriyle açıktır.” (s.44).
Partimize yönelik olarak özellikle esas hakkındaki
görüşte Başsavcılık tarafından daha yoğun biçimde kullanılan hoşgörüsüzlük ve
ayrımcılık isnadı da asılsız ve ağır bir ithamdır ve asla gerçeği
yansıtmamaktadır. Partimiz 6 yıllık iktidarında, farklı din ve inanç
mensuplarına saygı esasına dayalı politikaları hayata geçirmiştir.
Ayrımcılık yasağı ve hoşgörü aynı zamanda laiklik
ilkesinin de bir gereğidir. AK Parti, özgürlükçü bir laiklik anlayışını
savunduğu için kapatma davası ile karşı karşıya kalmıştır. Batılı anlamdaki
laikliği savunan ve bu bağlamda farklı din ve inançları sosyolojik gerçeklik
olarak kabul edip onların bir arada barışçıl biçimde birlikteliğini sağlamayı
hedefleyen bir partiyi hoşgörüsüzlük ve ayrımcılıkla itham etmenin ne derece
asılsız olduğu açıktır.
Partimiz hakkındaki “hoşgörüsüzlük” iddiasının
örnekleri olarak gösterilen söylemlerin hoşgörüsüzlükle ilgisi bulunmamaktadır.
Başsavcı, partimiz mensuplarının Danıştay’ın bir kararına yönelik
eleştirilerini bile hoşgörüsüzlük örneği olarak göstermektedir. Burada
eleştiri ile hoşgörüsüzlük birbirine karıştırılmaktadır. Halbuki, eleştiri
tam da hoşgörünün bir gereğidir. Mahkeme kararlarının eleştirilmesine bile
tahammül edemeyen ve bu eleştirilerle mahkeme üyelerine yönelik saldırı
arasında ilişki kurmaya çalışan iddia makamının, partimizi hoşgörüsüzlükle
itham etmesi paradoksal bir durumdur.
Diğer
yandan, Başsavcılığa göre “TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın “..Onlar bu kıyafetiyle
giremezken, çok sevgili arkadaşları hangi kıyafetle okula giriyorlar, hepiniz
biliyorsunuz..." sözünün türban takmayanlar için beslenen bir
hoşgörüsüzlüğü barındırdığı, anayasal düzeni ve demokrasiyi tehlikeye soktuğu
görülmektedir” ( Esas hakkındaki görüş, s. 14). Bu sözün bir hoşgörüsüzlük
örneği olarak gösterilmesi anlaşılır gibi değildir. Bu söz, üniversite
öğrencilerinin her türlü kıyafetle öğrenimlerine deva edebildiklerini, bu
anlamda başörtüsünün de serbest olması gerektiğini ifade etmektedir.
Dolayısıyla üniversitelerde uygulanan “başörtüsü yasağı”nı eleştirmeye yönelik
bir beyan, başörtüsü takmayanlara karşı bir hoşgörüsüzlüğe delil olarak
sunulamaz. Daha da önemlisi, bu sözün “anayasal düzeni ve demokrasiyi tehlikeye
soktuğu” iddiası, ancak bir siyasi paranoya örneği olabilir.
Aynı şekilde, Bülent Arınç’ın
parlamentonun gerekirse Anayasa Mahkemesini bile kaldırabileceğine, demokratik
ülkelerde bizdeki mahkemeye benzer bir kurumun bulunmadığına dair sözleri de
“hoşgörüsüzlük” örneği olarak gösterilmektedir. Başsavcı diğer örneklerde
olduğu gibi, burada da bu sözün hangi bağlamda ve neden söylendiğini dikkatten
kaçırmaktadır. Bu söz, Anayasa Mahkemesi eski başkanlarından Mustafa Bumin’in
başörtüsü konusunda artık parlamentonun düzenleme yapamayacağını söylemesi
üzerine verilen bir cevaptır. TBMM’yi temsil eden bir kişinin temsil ettiği
kurumun anayasal yetkilerini hatırlatmasından ve anayasa yargısı hakkında
değerlendirme yapmasından daha doğal ne olabilir. Dolayısıyla, en fazla “siyasi
eleştiri” olarak görülebilecek bu sözlerin hoşgörüsüzlük olarak nitelenmesi,
bizatihi eleştiriye tahammülsüzlük ve hoşgörüsüzlük örneğidir.
Kurulduğu andan itibaren AK Parti, gerginliklere yol
açılmaması, toplumsal barış ve huzurun bozulmaması için özel bir ihtimam
göstermiştir. Hatta bu bağlamda partimiz bazen en demokratik haklarını bile
kullanmaktan imtina etmiştir. Nitekim, 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinden önce
düzenlenen ve doğrudan AK Parti hükümetini hedef alan mitinglere rağmen,
milyonlarca üyesi bulunan partimiz sükunetini muhafaza ederek karşı mitingler
düzenlemekten bile kaçınmıştır.
Başsavcılığın iddianamede olduğu gibi esas hakkındaki
görüşünde de çok yoğun biçimde olaylar, kavramlar hukuki düzenlemeler ile
mantıksal ve hukuksal bağlantılar tamamen AK Parti aleyhine sonuç elde etmek
amacıyla kötüye kullanılmıştır. Böylesine art niyetli bir değerlendirmenin bir
hukuk makamı olan Başsavcılık tarafından yapılması son derece endişe vericidir.
Şiddet ve hoşgörüsüzlük örneklerinde yapılmaya çalışılan zorlama yorum ve
bağlantılarda olduğu gibi “hukuk”un belli bir ideolojik bakışın hizmetine
sokulmaya çalışıldığı bir yerde aslında hukukun bir güvence unsuru olmasından
bahsetmek de mümkün değildir.
4. Başsavcının kendi uzmanlık alanı dışındaki konularda
hüküm vermesi doğru değildir
İddianamede Başsavcı, hukuk
dışındaki değişik alanlarda ve uzmanlık gerektiren konularda da kendi yorumunu
rahatlıkla yapmakta ve bu biçimde oluşturduğu delilleri partimiz aleyhine
kullanmaktadır. Bilim ve teknoloji alanında yaşanan gelişmelere paralel olarak
çok değişik alanlara ilişkin uzmanlaşmanın gittikçe arttığı çağımızda böylesine
bir yöntemle delil oluşturma girişimi “aklın ve bilimin” yol göstericiliği ile
bağdaşmamaktadır.
Esas hakkındaki görüşte Osmanlı Devletinin niteliğine
ilişkin değerlendirmeler, Başsavcının tarihçilerin alanına giren bir konuda
keskin, şabloncu ve indirgemeci bir tavır içine girdiğini göstermektedir.
Bırakınız akademik tarih kitaplarını, çok satan popüler tarih kitapları bile
okunmuş olsaydı bu tür genellemelerden kaçınılması gerekirdi.
Başsavcı esas hakkındaki görüşünde hasta hakları ile
ilgili olarak hastanelerde dini vecibelerin yerine getirilmesi amacıyla mekan
ayrılmasının laikliğe aykırılık yanında tıbbi açıdan da sakıncalı olduğunu
belirtmektedir. Esas hakkındaki görüşte, hastaların dini vecibelerini
yerine getirebilmesi için mekan ayrılmasının laikliğe aykırılığı konusunu
destekleyen tıp alanı ile ilgili bir argüman olarak “farklı hastalık ve mikrop
taşıyıcısı hastaların birbirleriyle temaslarının tıbbi açıdan sakıncaları ve
ibadet mekanlarını hasta haklarına dayanarak sağlık ocaklarına kadar
yaygınlaştırıp, bu temas ve bulaşmaya olanak sağlamanın mevzuat düzenlenmesi
amacına da uygun olmadığı” (s.39) görüşüne yer vermektedir. Burada herhangi bir
kaynağa gönderme yapmadığına göre Başsavcılık uzmanlık gerektiren tıp
alanındaki bir konuda kişisel değerlendirmesini ortaya koymaktadır.
“Hastaların dini vecibelerini yerine getirebilmesi ve
dini hizmetlerden faydalanması hakkı”na ilişkin düzenlemenin, tıp
otoritelerinin uluslararası düzeyde gerçekleştirdiği çalışmalar sonucunda
kaleme alındığı ve bu sözleşmelerin gereği olarak ulusal hukuk düzenimize dahil
edilmeye çalışıldığı dikkate alındığında, Başsavcının tıp alanı ile ilgili
yaptığı ve hiçbir dayanak göstermediği bu tespitinin kendi argümanını
desteklemek için kullandığı bir değerlendirme olmaktan başka bir değeri
bulunmadığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Başsavcının hasta hakları konusunda
hukuk alanı yanında ilahiyat ve tıp alanlarıyla da ilgili değerlendirmeler
yapması sadece partimiz aleyhine delil oluşturma gayreti ile açıklanabilir.
Bunun gibi iddianamede dini konularda kesin hüküm
içeren değerlendirmeler yer almakta, din kültürü ve ahlâk bilgisi kitaplarında
“bir din kültüründen çok, İslam’ın dinsel öğretisine ve hurafelere yer
verilmiş” olduğu iddiası somut bir örnek verilmeksizin mesnetsiz bir şekilde
ortaya atılmaktadır (s.138). İslâm’ın dini öğretisi ile hurafelerin yan yana
zikredilmesi, iki hususun da aynı kategoride değerlendirildiği yönünde bir
izlenim oluşturmaktadır. Oysa ilâhiyat alanındaki akademisyenlerin bilimsel
yöntemlerle kaleme aldığı söz konusu kitaplarda, ilahiyat biliminin verileri
ışığında nelerin dinsel gerekler, nelerin de hurafe olduğu hususu dikkate
alınmıştır. Seküler hukuk ilkelerine göre hazırlanan İddianamede bir hukukçu
tarafından dini inançların gerçekliği ve geçerliliği ile ilgili
değerlendirmelerin yapılması anlaşılır gibi değildir.
Ayrıca esasa ilişkin görüşte, Büyük Ortadoğu Projesinin
“Türkiye'ye ve bölgeye dayatılan, ideolojik altyapısı ılımlı İslam olan bir
proje” olduğu ileri sürülmektedir (s.25). Bir dış politika konusu olan ve
uluslararası ilişkiler uzmanlarının hakkında çok sayıda makale ve kitap
yazdıkları BOP’un hukuki bir metin olması gereken iddianamede ve esas
hakkındaki görüşte yer alması da bu davanın hukuk dışı mülahazalarla
hazırlandığının bir diğer göstergesidir. Bildiğimiz kadarıyla dış politika
konusunda uzman olmayan ve olması da gerekmeyen Başsavcının hangi bilimsel
verilerle BOP’un ideolojik altyapısının “ılımlı İslam” olduğunu iddia ettiğini
merak ediyoruz.
5. Partimiz hiçbir partinin
devamı değildir
İddia makamı, hukuki geçerliliği olan delil bulmada
yaşadığı sıkıntıyı aşmak için partimizi daha önce kapatılan partilerin devamı
olarak göstermek yoluyla siyaseten mahkum etme arayışını esas hakkındaki
görüşünde de devam ettirmektedir. Başsavcıya göre, “Davalı Parti laikliğe
aykırı faaliyetleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan Fazilet Partisinde
liderlik mücadelesi veren, kaybedince de ayrılan bir ekip tarafından
kurulmuştur. Bu ekip mirasçısı olduğu laik rejim karşıtı partilerin geçmiş
siyasi deneyimlerinden ders çıkarmış, siyasi amaçlarına, açık bir eylem ve
söylem yerine, birkaç aşamada ve örtülü bir programla ulaşmayı hedeflemiştir.”
(s.5)
Anayasa Mahkemesi üyelerini etkilemeye yönelik
psikolojik bir manevra olduğu açıkça anlaşılan bu değerlendirme, mantık
hatalarını ve olgusal yanlışlıkları içinde barındırmaktadır. Bir kere, daha
önce de belirtildiği üzere AK Parti hiçbir siyasi partinin devamı değildir.
Kurucuları arasında daha önce farklı siyasi partilere mensup olanlar bulunduğu
gibi, ilk kez siyasete giren kişiler de bulunmaktadır.
İkincisi, partimizin daha önceki bir partide “liderlik
mücadelesi veren, kaybedince de ayrılan bir ekip tarafından” kurulduğu
iddiasıyla, bu tür “laik rejim karşıtı partiler”in “mirasçısı” olduğu iddiası
birbiriyle çelişmektedir. Bir siyasi partiden şu ya da bu nedenle ayrılmak, o
partinin “mirası”nı da reddetmek anlamına gelmektedir.
Üçüncüsü, bir siyasi partinin kurucuları arasında, daha
önce başka bir siyasi partide bulunan kişilerin olması bu iki parti arasında
organik bir ilişkinin veya devamlılığın olduğu anlamına gelmemektedir. Bunun
aksini ileri sürmek, kurucularını Cumhuriyet Halk Partisinden ayrılan
politikacıların oluşturduğu Demokrat Parti’nin CHP’nin devamı ve “mirasçısı”
olduğunu ileri sürmek gibidir.
Dördüncüsü, partimizin “siyasi amaçlarına, açık bir
eylem ve söylem yerine, birkaç aşamada ve örtülü bir programla ulaşmayı
hedeflemiş” olduğu iddiası, hiçbir delile dayanmayan, tamamen hayal ve vehim
ürünü bir iddiadır. Bu iddia, Ortodoks Marksizmin “komünist topluma” giden
yolda benimsediği “birkaç aşama” yönteminden bahseden kitapların fazlasıyla etkisinde
kalındığı izlenimini vermektedir. Partimizin ne bu tür bir ideolojisi ne de onu
“birkaç aşamada” gerçekleştirmeyi öngören “örtülü programı” vardır. AK Partinin
programı ve en önemlisi yaptıkları ortadadır. İlan ve icra ettiklerinin
dışında, gizli veya örtülü hiçbir programı da yoktur.
Partimizin “Örtülü programını gerçekleştirirken, olası
tepkileri bertaraf etmek için demokrasi, insan hakları, din ve vicdan,
örgütlenme ve ifade özgürlüğü gibi evrensel değerleri kullanmaya başlamış”
(s.5) olduğu iddiası da en hafif tabirle gülünçtür. Bu iddia esasen
içerik olarak da boştur. Demokratik ve özgürlükçü her partiye yönelik olarak bu
tür ithamlarda bulunabilirsiniz. İddia makamının mantığıyla, laikliğin
demokratik ve özgürlükçü yorumunu benimseyen siyasi partiler “şeriat”ı, emeğe
saygıyı ve eşitliği öne çıkaran partiler “komünizm”i ve milliyetçiliğe vurgu
yapan partiler de “faşizm”i hedefleyen örtülü programa sahip partiler olarak
yaftalanabilir. Bunun hukuk mantığıyla, hatta düz mantıkla bile ilgisi yoktur.
Bu mantık, farklı olan her şeyi “tehlike” olarak görüp tasfiye etmeye çalışan,
bireyi ve onun oluşturduğu toplumu da önceden belirlenmiş soyut kalıplar
çerçevesinde dönüştürülmesi gereken nesneler olarak gören katı pozitivist ve
ideolojik yaklaşımın ürünüdür. Bu mantığın hukuk alanına taşınması, çatışmacı
siyaset anlayışına hukukun alet edilmesi gibi son derece vahim bir durumu
doğuracaktır. Böylesi bir hukuk ve siyaset anlayışının çoğulcu demokrasinin
gerekleriyle bağdaşmadığı açıktır.
İddianamede geçmişte Anayasa Mahkemesi tarafından
kapatılmış olan siyasi partilerde siyaset yapan kişilerin AK Partide yer alması
adeta laikliğe aykırılık noktasında destekleyici bir argüman olarak
gösterilmektedir. Aralarında geçmişte kapatılanlar da dahil olmak üzere farklı
siyasi partilerden katılanların da AK Parti mensupları arasında yer alması
partimizin yeni kurulan bir siyasi parti olması nedeniyle normaldir. 2001
yılında kurulan bir siyasi partiye o zamana kadar değişik siyasi partilerde
bulunmuş kişilerin dahil olması ancak yeni parti olgusu ile açıklanabilir.
Hukukla bağdaştırılması mümkün olmayan iddianamedeki bu
yaklaşımın kabulü durumunda sadece kapatmaya sebebiyet veren üyelere değil,
kapatılan siyasi partinin bütün mensuplarına da siyasi faaliyet yasağı getirilmesi
gerekmektedir. Böylesine yasaklayıcı bir bakış açısının Anayasada öngörülen
siyasi parti yasaklama rejiminin ötesinde yeni bir yasak getirmesi mümkündür.
Nitekim Anayasa Mahkemesi de böylesine bir yaklaşımı açıkça reddetmektedir.
Anayasa Mahkemesine göre, kapatma kararından sonra siyasî haklarını
kullanmalarına sınır getirilmeyen parti mensuplarının faaliyetlerini bağımsız
olarak veya başka bir siyasî parti içinde sürdürmelerine yasal bir engel
bulunmamaktadır (E. 1999/2 (Siyasî Parti Kapatma), K. 2001/2, K.T. 22.6.2001).
Ayrıca, iddianamede AK Partide siyaset yapan üye ve
yöneticiler hakkında ileri sürülen “Milletvekilleri, örgütler, yerel yönetimler
ve üyeler bağlamında ise, Adalet ve Kalkınma Partisi’nde halen siyaset
yapanlardan, geçmişte başka bir siyasi parti ile bağlantısı olanlar esas
alındığında; geçmişte siyaset yapılan partiler sıralamasında Refah Partisi -
Fazilet Partisi ilk sırada yer almaktadır” iddiası gerçek dışıdır (s.26). AK
Parti, bugün için yüzbinlerce üyesi ve yöneticisi olan bir partidir. Bu
nedenle, Başsavcılığın bu insanları “doğuştan suçlu” insanlar mantığıyla
karalamaya çalışan ve partimizi geçmişteki bazı partilerin devamı olarak gören
mesnetsiz iddiası gerçek dışıdır. Aksini iddia edenler, tüm üye kayıtlarını
ve geçmişte bu kişilerin görev yaptığı siyasi partilere ait belgeleri yasal
olarak ortaya koyup bunu ispatlamakla yükümlüdür. Müddei iddiasını ispat
etmekle yükümlüdür.
AK Partinin başka partilerin devamı olduğu iddiası,
Genel Başkanın şu sözleri ile temelden çürütülmektedir: “Biz, dine dayalı
bir parti değiliz, başka partilerin devamı da değiliz.” “Biz, herhangi bir
partinin devamı değiliz. Din eksenli siyasi bir parti de değiliz. Biz insan
eksenliyiz.”
VI. AK Parti Hükümetlerine
Yönelik Suçlamalar Mesnetsizdir
1. Yasama faaliyetlerinden
dolayı partimiz sorumlu tutulamaz
İddia makamı, iddianamede olduğu gibi esas hakkındaki
görüşünde de Anayasanın 10 ve 42 nci maddelerindeki değişiklikler ile
Yükseköğretim Kanununun Ek 17 nci maddesine ilişkin değişiklik önerisini, “Avrupa
kamu düzeniyle bağdaşmayan şeriatı yerleştirme amacıyla çoğulcu demokrasinin
araçlarından yararlanarak işlenen eylemler” kapsamında kabul etmektedir
(s.17). Bu iddianın hukuki hiçbir dayanağı yoktur. Birincisi söz konusu
Anayasa değişiklikleri ve kanun teklifi birer yasama işlemi olup partimiz
tüzelkişiliğine isnat edilemez. Nitekim bu Anayasa değişiklikleri partimiz
milletvekilleri yanında diğer partilere mensup milletvekillerinin de oyları ile
TBMM üye tamsayısının dörtte üçlük çoğunluğunun oyuna ulaşarak kabul
edilmiştir.
İkinci olarak, bir an için bu yasama işleminden dolayı
iktidar partisinin hukuken sorumlu tutulabileceği kabul edilse bile, söz konusu
Anayasa değişikliklerinin laikliğe aykırı olduğu ve “şeriatı yerleştirme
amacıyla” çıkarıldığı söylenemez. Bu değişikliklerin amacı yükseköğretim
düzeyinde fırsat eşitliğini hayata geçirmek ve özgürlüklerin alanını
genişletmektir. Türkiye’de de kanuni dayanaktan yoksun bulunan ve Avrupa’nın
hiçbir ülkesinde rastlanmayan üniversitelerdeki kılık kıyafet yasağını
kaldırmaya yönelik bir yasama tasarrufunu “Avrupa kamu düzeniyle
bağdaşmayan” bir siyasi projenin parçası olarak sunmak akıl, mantık ve
gerçekliğe aykırıdır.
Üçüncüsü, bu gerçekliklere rağmen, Anayasa Mahkemesi 5
Haziran 2008 tarihli kararıyla söz konusu Anayasa değişikliklerini iptal
etmiştir. Mahkemenin denetim yetkisinin sınırı ve bu kararın içeriği hakkında
itirazlarımız saklı kalmak üzere, iddianameye cevabımızda da vurguladığımız
gibi iktidar partisinin tüm işlemleri yargısal denetime tabidir. Her ne kadar
İddianamede ve esas hakkındaki görüşte demokrasiye yönelik en büyük risk olarak
bu anayasa değişiklikleri gösterilmiştir. Esasen bu açıdan bakıldığında
Başsavcının partimiz hakkında açılan kapatma davasında en önemli delil olarak
sunduğu ve bir gazeteciyle yaptığı mülakatta davanın açılmasının temel sebebi
olarak gösterdiği bu Anayasa değişiklerinin iptal edilmiş olması, bu davanın en
önemli dayanağını da ortadan kaldırmış bulunmaktadır. Dolayısıyla, yasama
faaliyetlerinden dolayı bir partinin sorumlu tutulamayacağı görüşümüzün aksini
ileri süren Başsavcılığın mantığıyla düşündüğümüzde, Anayasa Mahkemesinin
iptal kararından sonra partimizin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu
iddiası çökmüştür.
2. AK Parti hükümetlerinin
dış politikası ile laiklik arasında bir ilişki kurulması yanlıştır
İlk cevabımızdaki açıklamalarımıza rağmen, iddia makamı
AK Parti hükümetlerinin dış politikası ile laiklik ilkesi arasında sanal bir
ilişki kurma ısrarını esas hakkındaki görüşünde de sürdürmektedir. Başsavcılığa
göre partimiz, “'bir büyük yayılmacı proje” olarak takdim edilen Büyük Ortadoğu
Projesinin (BOP) bir parçasıdır (s.24). Her şeyden önce, BOP olarak nitelenen
proje uluslararası hukukun konusu olan herhangi bir anlaşma ya da sürece
dayanmamaktadır. BOP, esasen bir siyasal söylemden ibarettir.
Bu çerçevede BOP adı verilen projeyle ile ilgili ek
iddialar, bir takım senaryoları ve muhayyel planları esas almaktadır.
Amerika’da çıkan bir dergide yayımlanan bir yazı ve haritadan hareketle
Hükümetin bölge ülkelerinin sınırlarını değiştirmek, Irak’ın kuzeyinde bağımsız
bir Kürt devletinin kurulmasına destek olmak ve Türkiye’nin üniter yapısını ve
ulus-devlet kimliğini zayıflatmak yahut iptal etmek gibi bir planın ve çabanın
içinde olduğunu iddia etmek, temelsiz ve ideolojik bir suçlamadan
ibarettir. Ortadoğunun karmaşık siyasi yapısı, iç dengeleri ve sorunları
hakkında yapılan resmi ve gayr-ı resmi değerlendirmeleri, yorumları ve gelecek
senaryolarını, muhayyel bir planın parçası olarak görmek ve Hükümeti de bu
planın destekçisi olmakla suçlamak, en temel uluslar arası siyaset ve ilişkiler
kavramlarından ve tartışmalarından haberdar olmamak anlamına gelmektedir.
Benzer bir bilgi ve yorum hatası, Türkiye’nin Birleşmiş
Milletler Genel Sekreteri’nin himayesinde İspanya ile eş başkanlığını yaptığı
“Medeniyetler İttifakı” girişimi için de yapılmaktadır. Bütün resmi beyan ve
belgelerde de açıkça ifade edildiği gibi bu girişimin amacı, dünya barışına
katkı sağlamak, medeniyetlerin çatışması gerektiğini savunan görüşleri boşa
çıkartmak ve Türkiye’nin de içinde olduğu bölgesel ve küresel barış ortamına
katkı sağlamaktır. Geçmişinde farklı din, dil ve kültürlerle bir arada yaşamış
ve bu konuda engin bir tecrübeye sahip olmuş Türk devletinin ve Anadolu
insanının günümüzün sorunlarına ilgisiz kalması düşünülemez. Bir arada yaşama
tecrübesini uluslararası bir proje haline getiren bu girişimin temel hareket
noktası ve referansları, kendi tarihimizde bulunmaktadır.
Medeniyetler İttifakı girişimi çerçevesinde doğudan ve
batıdan dünyanın önde gelen ilim ve fikir adamlarından müteşekkil bir akil
adamlar grubu oluşturulmuş ve bu grubun hazırladığı rapor, 12 Kasım 2006’da
dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın başkanlığında İstanbul’da yapılan bir
toplantıda kamuoyuna açıklanmıştır. Bu toplantıda Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı
Recep Tayip Erdoğan, İspanya Başbakanı Jose Luis Zapatero, İslam Konferansı
Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğu ve pek çok üst düzey
yetkili hazır bulunmuştur. Akil adamlar grubunun raporunda bölgesel ve küresel
barışın önündeki engeller dile getirilmiş; siyasal temsil, gençlik, göç ve
medya alanlarında atılması gereken somut adımlar tartışılmıştır. Raporda da
dile getirildiği üzere, bölgesel ve küresel çatışmalar farklı toplum ve kültürler
arasındaki farklılıkları derinleştirmekte ve çatışmaya yol açmaktadır.
Medeniyetler İttifakı girişimi çatışmanın değil, barış ve uzlaşmanın hakim
olması için atılmış önemli bir adımdır. Bu adımı “bir başka siyasi hegemonya
projesi” olarak nitelendirmek, ancak bu konudaki bilgisizliğin ve ideolojik ön
yargının ürünü olabilir.
İlk cevabımızda da belirttiğimiz gibi Türkiye’nin
bölgesel ve küresel platformlarda etkin olması, ulusal birlik ve beraberliğini,
üniter yapısını güçlendiren bir etkiye sahiptir. Küreselleşmenin bütün
dengeleri altüst ettiği bir dünyada milli güvenlik, ulusal sınırların ötesinde
başlamaktadır. Türkiye’nin sınır güvenliğinden dış tehditlere, insan ve
uyuşturucu kaçakçılığından terörizme kadar pek çok kronik soruna çözüm bulması
bir “ileri cephe siyaseti” izlemesiyle mümkündür. Nitekim Türkiye’nin bu
alanlarda attığı adımlar, geliştirdiği yaklaşımlar ve politikalar, sadece
Türkiye’nin bölgedeki ve dünyadaki itibarını arttırmamış, aynı zamanda
Türkiye’nin ulusal güvenliğini güçlendirmiş ve terörizmle mücadelesindeki haklı
konumunu bütün dünya kamuoyuna anlatmasını sağlamıştır.
Diğer yandan, Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde
partimizin “22 Temmuz 2007 seçimlerinden güçlenerek çıkınca kendisini siyasal
rejimin gözünde meşrulaştıracak iç ve dış ittifaklara (AB dahil) sırt çevirmiş”
olduğunu ileri sürmektedir (s.11). Bu iddianın gerçekle bir ilgisi yoktur. 2006
ve 2007 yıllarında Türkiye’nin AB üyelik sürecinde görülen yavaşlama, büyük
ölçüde Kıbrıs meselesinde yaşanan siyasi tıkanmadan kaynaklanmıştır. AK Parti
hükümeti Kıbrıs Türk kesimini haksız ve mağdur duruma düşüren her türlü teklif
ve düzenlemeye şiddetle karşı çıkmış ve AB kararlarını eleştirmiştir.
Türkiye’nin yoğun çabaları ve kararlı tutumu sonucunda AB yetkilileri Kıbrıs sorununu
çözmeden Kıbrıs Rum kesiminin Avrupa Birliğine tam üye kabul edilmesinin büyük
bir hata olduğunu kabul ve itiraf etmişlerdir. Fakat üye olduktan sonra tam
veto yetkisine sahip olan Kıbrıs Rum kesimi, her tür barış ve uzlaşı girişimine
karşı olduğunu söz ve davranışlarıyla ortaya koymuştur.
Kıbrıs Rum kesiminin uzlaşmaz tutumundan kaynaklanan
siyasi sorunlar bir kenara bırakıldığında müzakere süreci teknik düzeyde
kesintiye uğramamış; tarama, uyum ve yeni fasılların açılıp kapanması ve
müzakeresi devam etmiştir. Fransa ve Almanya gibi bazı AB üyesi ülkelerin
muhalefetine rağmen bu süreç bugün de devam etmektedir.
AK Parti hükümetlerinin yürüttüğü dış politikanın,
tamamen ülkemizin ve milletimizin yüksek menfaatlerini gözetmeye yönelik
olmasına rağmen, iddianamede ve esas hakkındaki görüşte adeta laikliğe
aykırılığın kanıtı olarak sunulmaya çalışılması bu tür iddiaların gerçeklikten
kopuk ve hayal mahsulü olduğunu göstermektedir.
Esasen demokrasilerde temel dış politika tercihlerinin
belirlenmesi ve bunların uygulanması yetkisi siyasi sorumluluğa sahip olan
hükümetlere ait olup, bunların parti kapatma davalarına konu edilmesi de mümkün
değildir.
3. Dışişleri Bakanlığı
genelgeleri laikliğe ve hukuka aykırı değildir
İddianamede ve esas hakkındaki görüşte Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanı olduğu dönemde dış temsilciliklerimize
gönderdiği bazı genelgelerin laikliğe aykırı olduğu iddia edilmektedir.
Genelgeler, bakanların şahsî tasarrufları değil, idarenin düzenleyici
işlemleridir. Genelgeler esasen idare içi geçerlilik taşıyan işlemlerdir.
İdare, kanun hükümlerini yorumlamak ve açıklamak üzere genelge çıkarabileceği
gibi kamu hizmetlerinin daha iyi yürütülmesi amacıyla da genelge çıkarabilir.
Bu durumda, diğer düzenleyici işlemler gibi genelgeler hakkında da idarî yargı
mercilerinde iptal davası açılabilir.
İddianamede laik devlet ilkesine aykırı olduğu ileri
sürülen mezkûr genelgelerin tam metinleri gazetelerde yayınlandığı ve çeşitli
değerlendirmelere konu olduğu halde hukuka aykırılıkları ileri sürülmemiş ve
haklarında bir iptal davası açılmamıştır.
Bazı dış temsilciliklerimizin uygulamaya ilişkin
tereddütlerini Dışişleri Bakanlığına intikal ettirmesi üzerine idarenin normal
işleyişi içinde Bakanlıktaki kamu görevlilerince hazırlanan ve herhangi bir
hukuka aykırılık iddiasına da konu edilmeyen söz konusu genelgelerin, laik
devlet ilkesine aykırı bir eylem olarak gösterilmesi ve partimizin
kapatılmasına gerekçe yapılmaya çalışılması hukuken kabul edilemez.
Söz konusu genelgelerin çıkarılmasından önce de
Dışişleri Bakanlığımızın ve dış temsilciliklerimizin uygulamalarının aynı yönde
olduğu ve geçerli olan teamüllerin bu genelgelerle hatırlatıldığı hususu, ilk
cevabımızın Anayasa Mahkemesine sunulmasından sonra kamuoyunda yapılan
tartışmalarla doğrulanmıştır.
Örneğin, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen,
iddianameye verdiğimiz cevapta, anılan okulları ziyaret eden ve takdirlerini
bildiren milletvekilleri arasında adının geçmesi üzerine yaptığı açıklamada, bu
okullara daha önce de gittiğini açıklamış ve “Dışişleri Bakanlığı
Müsteşarlığım sırasında, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e Azerbaycan gezisinde
eşlik ettiğim için yine Gülen okullarına gittim” diyerek, anılan uygulamayı
AK Parti Hükümeti döneminde çıkarılan genelgeye bağlama iddiasının asılsızlığını
da ortaya koym uştur (EK- 8)
Öte yandan iddianamenin 66 ilâ 70. sayfaları arasında
sıralanan ve laik devlet ilkesine aykırı demeçler olduğu ileri sürülen
açıklamaların tamamı insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü konusundaki
standartlarımızın yükseltilmesi gerektiği yönündeki görüş açıklamalarıdır.
Bu çerçevede; sorunların uzlaşma ortamı içinde
çözülmesi gerektiğinin belirtilmesi; çağdaşlığın demokrasi, şeffaflık, hukukun
üstünlüğü ve bireysel hak ve özgürlüklerin teminat altına alınması anlamına
geldiğinin ifade edilmesi, İddianamede laik devlet ilkesine aykırı demeçler
olarak nitelenmektedir.
Çeşitli siyasî partilerden birçok Devlet adamımızın da
değişik vesilelerle yaptığı bu açıklamaların laikliğe aykırılığının ileri
sürülmesinin, Anayasamız ve yasalarımız çerçevesinde de, AB standartları ve
taraf olduğumuz uluslararası andlaşmalar bakımından da isabetli olmadığı
açıktır.
Kaldı ki ilk cevap layihamızda açıkça ortaya konduğu
üzere Anayasa’mızın 105’inci maddesinde öngörülen sorumsuzluk kuralı,
Cumhurbaşkanın görev döneminde, seçilme öncesi sebeplere dayalı olsa da
yargılanamayacağı ve herhangi bir yasaklılık yaptırımına muhatap olamayacağı
mutlak ve kesindir. İddianame, bu niteliği ile sistem ve sistemin inşaında var
olan kurucu iradeyle tam bir karşıtlık içerisindedir.
4.
AK Parti Hükümetine yönelik kadrolaşma ithamının hiçbir dayanağı yoktur
İddianamede kadrolaşma iddiaları ile ilgili olarak
ileri sürülenler kamu personel rejimi açısından dayanaksızdır. Personel
hukukunda kamu görevinin gerektirdiği nitelikler ve statüler Anayasa ve
kanunlarla düzenlenmiştir. Anayasa’nın 70 inci maddesinde “Her Türk,
kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin
gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.” kuralı yer
almıştır. Kamu hizmeti görevlileriyle ilgili Anayasanın 128 inci maddesi,
devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare
esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği
asli ve sürekli görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle
görüleceğini belirledikten sonra, memurların ve diğer kamu görevlilerinin
nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık
ve ödenekleri ve diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceğini öngörmüştür.
Memurların ve diğer kamu görevlilerinin atanmasında
statü hukuku uygulanmaktadır. Buna göre, sınav yapılmaksızın veya şartları
taşımayan hiç kimse memur statüsünde göreve getirilemeyeceği gibi, asli ve
sürekli görevlerin memur ve diğer kamu görevlileri dışında kişiler (örneğin,
işçiler) eliyle yürütülmesi de mümkün değildir.
Öte yandan, hukuken memur statüsünde olan kişilerin
kurum içinde ya da kurumlar arası naklen atanmaları yasal şartları taşımaları
kaydıyla mümkündür. Bu atama ya da nakiller, idarenin diğer işlemlerinde olduğu
gibi yargı denetimine tabidir. Dolayısıyla, Anayasa ve kanuna aykırı biçimde
memur ataması yapılamayacağı gibi, kurum içi ya da kurumlar arası nakil yoluyla
atama da yapılamaz.
Ayrıca “üst düzey yönetici kamu görevlileri” bakımından
da özel düzenlemeler getirilmiştir. Anayasanın 8 inci maddesinde “Yürütme
yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve
kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.” denilmekte, 104 üncü maddesinde
de “kararnameleri imzalamak” Cumhurbaşkanının yürütme alanındaki görev ve
yetkileri arasında sayılmaktadır. Anayasanın 104 üncü maddesinde sözü edilen
“kararnameler”, kanun hükmünde kararnameler ile Bakanlar Kurulunun çeşitli
kararnamelerinin yanında üst düzey yöneticilerin atanması ile ilgili müşterek
kararnameleri de kapsamaktadır. Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve
Bakanlar Kurulunca yerine getirildiğinden, söz konusu kararnamelerin hukuksal
geçerliği için her iki tarafın da katılımı gerekmektedir. Anayasa Mahkemesine
göre de, “Kamu politikasının tayinine katılan, etkin bir otoriteye sahip olan,
kuruluşların amacının gerçekleşmesinde önemli yetki ve sorumluluklarla
donatılan, planlama, örgütlenme, personel ve kadrolarını yöneten, denetim ve
temsil gibi işlevleri yerine getiren kamu görevlilerinin, üst düzey yönetici
konumunda olmaları nedeniyle bunların atamalarının da müşterek kararname ile
yapılması Anayasal zorunluluktur.” (E. 2005/143, K. 2005/99, K.T. 19.12.2005).
Anayasa ve kanun hükümleri karşısında, hukuki şartları
taşıyan kişilerin memurluğa atanmasında ya da memur statüsünü kazanmış
kişilerin kurum içi veya kurumlar arası nakil yoluyla atanmalarında hiçbir
hukuki engel bulunmamaktadır. Dolayısıyla hukuk devleti ve eşitlik ilkeleri
gözetilerek yapılan atamalara Başsavcının kendi kişisel yorumlarıyla başka
anlamlar yüklemesi, mevzuat karşısında geçersiz bir yaklaşımdır.
Bütün bu statü ve sorumluluk rejimi Anayasa ve
kanunlarda özel biçimde düzenlenmiş olup, buna aykırı biçimde atama ve işlem
yapılması da söz konusu değildir. Dolayısıyla Başsavcılığın iddianamedeki
“Devlet kadrolarında siyasal İslamcı bir yapının oluşturulması, özellikle üst
düzey atamalarda liyakat ve kariyer yerine dini inanç ve aidiyetin ölçüt olarak
öne çıkarılması” (s.146) şeklindeki iddiası gerçek dışıdır. Zira atamalarda
ölçütler kanunlarda açıkça düzenlenmiştir. Bunun dışında bir ölçüt getirilmesi
Anayasa ve kanunlar karşısında zaten mümkün de değildir.
Bu açıklamalar ışığında iddianamede yer verilen AK
Parti hükümetleri dönemindeki kadrolaşma iddiaları kesinlikle gerçeği
yansıtmamaktadır. Kadrolaşma suçlaması yapılırken, hiçbir somut delil ortaya
konulamamıştır. Kimler, nereye ve niçin atanmıştır? Bu atananların laiklikle
ilgili sorunları nedir ve hangi nitelikleri sebebiyle suçlanmaktadır? Bu
soruların cevapları iddianamede yoktur. Kişileri hiçbir somut delil göstermeden
suçlamak, hukuk devleti anlayışına ve hukuk etiğine uygun düşmemektedir.
Öte yandan gerçekleştirilen tüm bu atamalar idari yargı
denetimine tabi olduğundan, Anayasa veya kanunlara aykırı işlemlerin yargı
tarafından iptal edilmesi yolu her zaman açıktır. Buna rağmen, yasalara tamamen
uygun bir şekilde yapılan, tarafsız Cumhurbaşkanının onayladığı ve birçoğu
yargı denetiminden geçmiş olan atamaları belli bir amaca matuf “kadrolaşma”
olarak sunmak, hukuk devleti anlayışı ve iyi niyetle bağdaşmamaktadır.
Sonuç olarak Başsavcılığın partimizin kadrolaşmaya
gittiği yönündeki iddialarını destekleyecek en ufak bir delil dahi yoktur.
Dolayısıyla bu iddialar tamamen afakidir.
5.
“Hastalar için ibadet mekanı” düzenlemesi on yıldır yürürlüktedir
İddianamedeki “Sağlık Bakanlığı'nca hazırlanan Sağlık
Kuruluşları Ruhsatlandırma Yönetmeliği Tasarısı’nın 113. maddesinde birinci
basamak sağlık kuruluşlarında, hastaların dini gereklerini yerine
getirebilecekleri mekânlar ayrılmasının öngörüldüğü” ve bunun iktidarın
laiklik ilkesine aykırı bir eylemi olduğuna dair tespitine (s.154)
yönelik verdiğimiz cevaba rağmen, esas hakkındaki görüşte de bu hususa ilişkin
olarak kelime oyunlarıyla yine bazı sonuçlara ulaşılmaya çalışılmaktadır.
Başsavcılığın esas hakkındaki görüşüne göre, AK Parti
hükümetlerinden önce çıkarılan 1998 tarihli Hasta Hakları Yönetmeliğinin 38
inci maddesinde, hastaların sağlık kurum ve kuruluşlarında dini vecibelerini
yerine getirebilmeleri için bir mekan ayrılması öngörülmediği halde, AK Parti
iktidarı dönemindeki Yönetmelik Taslağında üçüncü basamak sağlık ocaklarında
dahi dini vecibelerin yerine getirilmesi için mekan ayrılması esası getirilmektedir
(s.39).
Bu tespit gerçeği yansıtmamaktadır. Nitekim, 1998
tarihli Hasta Hakları Yönetmeliğinde de “Dini Vecibeleri Yerine Getirebilme
ve Dini Hizmetlerden Faydalanma” başlığını taşıyan 38 inci maddesinde aynen
şu ifadeler yer almaktadır: “Sağlık kurum ve kuruluşlarının imkanları ölçüsünde
hastalara dini vecibelerini serbestçe yerine getirebilmeleri için gereken
tedbirler alınır. Kurum hizmetlerinde aksamalara sebebiyet verilmemek,
başkalarını rahatsız etmemek ve personelce düzenlenip yürütülen tıbbi tedaviye
hiç bir şekilde müdahalede bulunulmamak şartı ile hastalara dini telkinde
bulunmak ve onları manevi yönden desteklemek üzere talepleri halinde, dini
inançlarına uygun olan din görevlisi davet edilir. Bunun için, sağlık kurum ve
kuruluşlarında uygun zaman ve mekan belirlenir.” Görüldüğü gibi 1998
tarihli Yönetmeliğin 38 inci maddesinde hem “mekan” terimi açıkça yer almakta,
hem de 38 inci maddenin başlığında “dini vecibeleri yerine getirebilme ve dini
hizmetlerden faydalanma” ifadesi bulunmaktadır. Dolayısıyla Başsavcının
iddiasının aksine 1998 tarihli Hasta Hakları Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde
de hastaların sağlık kurum ve kuruluşlarında dini vecibelerini yerine
getirebilmeleri için bir mekan ayrılması öngörüldüğü açıktır.
6. Çocukların din eğitimi özgürlüğünü savunmak bizatihi
laikliğin gereğidir
İddianamede partimiz yetkililerinin
15 yaş altındaki çocukların Kur’an eğitimi alması gerektiğine dair sözleri
laikliğe aykırı olarak nitelendirilmektedir. Öncelikle, bu yöndeki sözler de
başörtüsü konusunda olduğu gibi ifade özgürlüğü kapsamındadır. İkinci olarak,
ilk cevabımızda ayrıntılı biçimde belirtildiği üzere çocukların din eğitimi
özgürlüğü, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve BM Çocuk
Hakları Sözleşmesi tarafından güvence altına alınmıştır.
Türkiye’de çocukların Kuran eğitimi
konusundaki yaş sınırlaması, “28 Şubat süreci” olarak adlandırılan dönemde
getirilmiştir. Bunu kaldırmaya yönelik girişimler eğer laikliğe aykırı ise, yaş
sınırlaması getirilmeden önceki tüm uygulamaların da laikliğe aykırı olduğunu
kabul etmek gerekecektir. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi de, 16.8.1997 günlü,
4306 sayılı Kanunla, zorunlu ilköğretim süresinin, kesintisiz sekiz yıla
çıkarılmasının, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de yasal temsilcisinin
iznine bağlı olan din eğitim ve öğretimini engellemediğini; çocuğun meslekî ve
dinî terbiyesine ilişkin Medenî Kanun ile ana babaya verilen yetkilerin
sınırlandırılması veya ortadan kaldırılmasının söz konusu olmadığını
belirtmiştir (E.1997/62, K.1998/52, K.T. 16.9.1998).
Anayasanın 90 ıncı maddesinin insan haklarına ilişkin
uluslararası sözleşmelere yaptığı vurgu ve Anayasa Mahkemesinin yukarıdaki
kararı dikkate alındığında Başsavcının bu iddiasının hukuki dayanağının
bulunmadığı ortaya çıkmaktadır. Burada çocukların din eğitimini savunmanın
laikliğin din ve vicdan özgürlüğü boyutunun bir gereği olduğunu belirtmek
gerekir. Bunun iddianamede ileri sürüldüğü biçimde laikliğe aykırılık olarak
sunulması, laikliğin din ve vicdan özgürlüğünü özgürlükçü demokrasilerdeki
ölçünün dışında aşırı biçimde sınırlandıran versiyonunun uygulandığı biçimiyle
değişmezliğini kabul etmek anlamına gelmektedir. Türkiye’nin de taraf olduğu
insan hakları sözleşmelerinde ve Anayasa Mahkemesinin yukarıda yer verilen
kararında çocukların din eğitimi konusunda partimizin savunduğu biçimdeki bir
anlayış öngörülmektedir. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları
sözleşmelerinin gereğini savunan partimiz hakkında laiklik ilkesine aykırılık
dolayısıyla kapatma davası açılması iddianamede sıklıkla karşılaşılan
çelişkilerden önemli bir tanesidir.
7.
Meslek liselerine yönelik katsayı farklılığının kaldırılmasını savunmak
eğitimde fırsat eşitliğinin gereğidir
İddianamede, partimizin savunduğu meslek liselerine
yönelik fırsat eşitliğinin sağlanması amacının sadece imam hatip liselerine
indirgenerek ısrarla bu biçimde kullanılması ve üniversiteye giriş sınavında
meslek liselerine uygulanan katsayı eşitsizliğini ortadan kaldırmanın
Cumhuriyet öncesi gibi ikili bir öğretimin özendirilmesi olarak sunulması kendi
içerisinde tutarsız ve art niyetli bir yaklaşımın tezahürüdür.
Esas hakkındaki görüşte Başsavcılık,
katsayı farklılıklarının kaldırılmasının laikliğe aykırı olmadığı yönündeki
görüşümüzün “Tehvid-i
Tedrisat [Tevhid-i Tedrisat olacak] ve Milli Eğitim Temel Kanunu hükümleri
karşısında geçersiz” olduğunu ileri sürmektedir(s.35).
Meslek liselerine yönelik katsayı
eşitsizliğinin 1998 tarihli bir YÖK kararı ile başladığı dikkate alındığında,
aslında Başsavcılığın yaklaşımına göre, bu tarihe kadar olan dönemde de
Tevhid-i Tedrisat Kanununa ve eşitlik ilkesine aykırı olarak Cumhuriyet öncesi
dönem gibi ikili bir öğretimin var olduğu kabul edilmiş olacaktır. İddianamede
bu konudaki ifadelerin oluşturulmaya çalışılan kurguyu desteklemekten başka
hiçbir hukuksal değeri olduğu söylenemez. Kaldı ki, imam hatip liselerinin
müfredatının Milli Eğitim Bakanlığı tarafından laiklik ilkesine uyum içinde
belirlendiği dikkate alındığında, hem iddianame ve esas hakkındaki görüşteki
Tevhid-i Tedrisat Kanununa aykırılık iddiası, hem de bu okullardaki öğrencilere
yönelik katsayı eşitliğini talep etmenin laikliğe aykırılık olarak
nitelendirilmesi geçersiz kalmaktadır.
Danıştay da Başsavcılığın iddiasının aksine,
üniversiteye giriş sınavında meslek liselerine yönelik katsayı eşitsizliğini
artırmanın hukuka aykırı olduğunu belirtmiştir. Yükseköğretim Genel Kurulunun
bir mesleğe yönelik program uygulayan ortaöğretim mezunlarının aynı alanda bir
yükseköğretim programına yerleştirilmesinde ortaöğretim başarı notlarının
çarpılarak yerleştirme puanlarına eklenmesinde kullanılan katsayısının 0,24
yerine 0,08 olarak belirlenmesine ilişkin hükmün hukuka aykırı olduğu,
kazanılmış hakların hiçe sayıldığı, belli mesleğe yönelen öğrencileri mağdur
ettiği gerekçesiyle iptali istemiyle YÖK Başkanlığına karşı açılan davada, Danıştay
8. Dairesi, YÖK Genel Kurulu’nun “katsayısı” belirlemesine yönelik
sözkonusu işlemini şu gerekçeyle iptal etmiştir.
“Dava konusu edilen yeni sistemle, 2547 sayılı
Yasanın 45. maddesinde yer alan ilkeler çerçevesinde daha önce 1999 yılından
beri uygulanmakta olan ve 2003 yılında rakamsal olarak değiştirilen bir mesleğe
yönelik program uygulayan lise mezunlarının kendi alanlarında bir yükseköğretim
programına yerleştirilirken kullanılan katsayının ek puanının 0,24 den 0,08'e
düşürüldüğü görülmekte olup bu durumun daha önce benimsenen ve kabul edilen
Milli Eğitim politikası hedefiyle çeliştiği bir başka ifade ile belli bir
mesleğe yönelik program uygulayan okulları özendirmek amacıyla lise birinci sınıftan
itibaren seçilen mesleğe yönelik programla (alanla) ilgili yükseköğretim
programlarını tercih edenlere, geliştirilen bir yöntemle ek puan verilerek
öğrencilerin lisenin ilk yıllarından itibaren kendi bilgi, yetenek ve ilgileri
göz önünde tutularak daha dikkatli bir alan seçimine yönlendirmenin
gözetildiği, yönlendirildikleri alandaki öğrenimlerine ağırlık verilerek daha
derinliğine bilgi ve beceri kazanmaları amaçlandığından her adayın ortaöğretim
başarı puanının Yükseköğretim Kurulu ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından
belirlenen kendi alanındaki yükseköğretim programlarını tercih ettiklerinde
daha yüksek katsayı ile çarpılması esası getirilmiş iken, dava konusu işlemle
Milli Eğitim politikası hedeflerinin kamu yararı ve hizmet gerçeklerine uygun biçimde
gerçekleştirilmesi için uygulamada karşılaşılan olumsuzlukların giderilmesinin
amacının dışına çıkıldığı görülmektedir.” (E. 2005/4800, K. 2006/2603, K.T.
21.6.2006).
Öte yandan, partimizin eğitim anlayışının ne derece
çağdaş ve reformcu bir perspektife sahip olduğu bu alanda gerçekleştirdiği
faaliyetlerden anlaşılabilir. Hükümetlerimiz döneminde üniversite olmayan bütün
illerimizde üniversite kurulmuş ve milli eğitim alanında çok önemli reformlar
gerçekleştirilmiştir.
Pek çok siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar,
gazeteci, sivil toplum örgütü ve siyasi parti mensubu tarafından dile getirilen
meslek liselerine uygulanan katsayı adaletsizliği sorunu, onlar için Anayasa ve
laiklik ilkesine aykırı görülmez iken, aynı sorunları AK Partinin dile
getirmesi halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülüp Anayasanın 69 uncu
maddesine göre kapatılma nedeni sayılması, Anayasanın 2 nci maddesinde
ifadesini bulan demokratik devlet ilkesi ile 10 uncu maddesindeki eşitlik
ilkesine açık bir aykırılıktır. İddia makamının bu yaklaşımı, anayasaya
aykırılığın söylenene veya yapılana göre değil de söyleyene veya yapana göre
belirlendiğini gösteren bir çifte standart örneğidir.
8. Fakir ve başarılı öğrencilerin Devletçe özel okullarda
okutulması girişimi sosyal devletin bir gereğidir
İddianamede, “Fakir ve başarılı öğrencilerin Devletçe
özel okullarda okutulmasıyla ilgili yönetmelik hakkında Danıştay’ca yürütmenin
durdurulması kararı verildiği, bunun akabinde aynı konuda çıkartılan 31.7.2003
tarih ve 4967 sayılı Yasanın da Cumhurbaşkanı tarafından bu okullara alınacak
öğrenci yapısı ve öğretmenler gözetilerek, devlet niteliklerine aykırılık söz
konusu olacağı gerekçesiyle veto edildiği” belirtilerek, Hükümetin bu
girişiminin laikliğe aykırı olduğu ileri sürülmüştür (s.107). İlk cevabımızda
bu konunun laiklik ilkesi ile ilgili olmayıp sosyal devlet ilkesinin bir gereği
olduğunu belirtmemize rağmen, esas hakkındaki görüşte fakir öğrencilerin
Devletçe özel okullarda okutulmasına ilişkin girişimin laikliğe aykırı olduğunda
ısrar edilmektedir. Bu konuda sıralanan gerekçeler hukuki temelden yoksun olup
gerçeği yansıtmamaktadır.
Fakir öğrencilerin Devletçe özel okullarda okutulmasına
ilişkin girişim, aslında Anayasanın 42 nci maddesindeki Devletin maddi
imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı
ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapmasının bir gereği olup
Anayasaya uygundur. Anayasanın açık hükmü karşısında Başsavcı, bu konudaki
kanuni düzenlemeye ilişkin Cumhurbaşkanının geri gönderme gerekçesini dayanak
olarak göstermiştir. Buna göre; “Eğitimlerinin niteliği ile çağdaşlığı bilinen
bazı özel okulların, ilginin yoğun olması nedeniyle kapasitelerini kısa sürede
doldurmaları gerçeği de düşünüldüğünde, söz konusu öğrencilerin, kontenjanı
dolmayan değişik amaçlarla kurulmuş özel okullara gönderilmesi ve Cumhuriyetin
niteliklerine uygun bulunmayan düşünce yapısına sahip kişiler olarak
yetiştirilmesi sonucunu doğuracaktır.” (s.37) .
Partimiz tarafından fakir ve başarılı öğrencilerin özel
okullarda okutulmasına ilişkin olarak gerçekleştirilmeye çalışılan ve sosyal
devletin bir gereği olan düzenlemenin kapatma davasında delil olarak
sunulmasında eski Cumhurbaşkanının bu konuya ilişkin kanunu geri göndermesine
ilişkin gerekçesine dayanılması ilginçtir. Acaba hukuk sistemimizde
Cumhurbaşkanının geri gönderme gerekçelerindeki değerlendirmeler normlar
hiyerarşisinde Anayasa hükümlerinin üzerinde mi yer almaktadır? Yoksa hukuk
sistemimizde Cumhurbaşkanının kanunları iade gerekçelerinin bağlayıcı olduğuna
dair Başsavcılığın bildiği ve bizim gözümüzden kaçan bir kural mı vardır?
Öte yandan esas hakkındaki görüşünde Başsavcı, ilk
cevabımızda dayanak olarak gösterdiğimiz Anayasa Mahkemesinin kararının (E.
1990/4, K. 1990/6, K.T. 12.4.1990) konu ile ilgili olmayıp, herhangi bir ayrım
yapılmaksızın tüm özel öğretim kurumlarının öğrenci kapasitelerinin yüzde
ikisinden aşağı olmamak üzere ücretsiz öğrenci okutulması ile yükümlü
tutulmasına ilişkin olduğunu belirtmektedir (s.37-38). İlk cevabımızda söz
konusu Anayasa Mahkemesi kararıyla Anayasaya uygun bulunan düzenlemedeki bu
farklılık zaten belirtilmişti.
Biraz daha açarak belirtmek gerekirse söz konusu iki
düzenleme arasında iki önemli farklılık bulunmaktadır. Ancak bu farklılıklar
nedeniyle AK Parti iktidarı döneminde çıkarılmak istenen kanunun da laikliğe
aykırı olduğu söylenemez. İlk olarak, söz konusu düzenlemede özel okullarda
okutulacak öğrencilerin bir kısmının Devlet tarafından okutulması
öngörülmüştür. Anayasa Mahkemesinin iptal istemini reddettiği düzenlemede ise
öğrenciler özel okullarca ücretsiz olarak okutulması öngörülmüştü. İkinci
olarak, partimizin çıkarmaya çalıştığı kanunla özel okullarda okutulması
hedeflenen öğrencilerde Anayasa Mahkemesinin incelediği düzenlemeden farklı
olarak “fakir ve başarılı” olma koşulu yer almaktadır. “Fakir ve başarılı”
öğrencilerin özel okullarda okutulmasını laikliğe aykırı gören bir anlayışın
sosyal devlet ilkesi karşısında bir geçerliliği bulunmamaktadır.
9.
Dini
bayramların ulusal bayramlardan daha coşkulu kutlandığı iddiası doğru değildir
İddianamede partimize ilişkin
deliller arasında yer verilen “Dini bayram ve günlerin ulusal bayramları
gölgeleyecek bir tanıtım ve gösteriş içinde kutlanması, her türlü siyasi
faaliyette din ve dince kutsal sayılan şeylerin tüm parti kademelerince
istismar edilmesi” (s.146) hem gerçeği yansıtmamakta, hem de iddianamedeki
laiklik anlayışının dine bakışı ile ilgili ne derece toplumsal gerçeklerden
kopuk olduğunu da gözler önüne sermektedir. İktidarımız boyunca milli bayramların
coşkulu biçimde kutlanmakta olduğu herkesin malumudur. Gerçekleştirilen
törenler izlendiğinde bu coşkulu kutlamalar rahatlıkla fark edilebilir.
Öte yandan dini bayramların
kutlanması sadece AK Parti tarafından değil, Türkiye’deki bütün siyasi partiler
tarafından gerçekleştirilmektedir. Hatta partilerin dini bayramlarda
birbirlerine heyetler halinde kutlamalarda bulunması geleneksel hale gelmiştir.
Bütün partilerde görülen bu biçimdeki kutlamaları istismar saymak hoşgörüsüzlük
ve ayrımcılıktır.
Milli bayramlardan farklı olarak
dini bayramlar resmi törenlerle kutlanmamaktadır. Öte yandan iddianamede olduğu
gibi dini bayram ve günler ile milli bayram ve günleri adeta birbirlerinin
alternatifi imiş gibi karşılaştırmanın, milli birlik ve bütünlüğe katkıda
bulunamayacağı gibi toplumun zihninde de karmaşıklığa yol açacağı ortadadır.
Kaldı ki, Başsavcılığın bu iddiayı hangi kriterlere göre ortaya attığı ve
coşkunun derecesin neye göre belirlediği de anlaşılır gibi değildir.
10.
İçki yasağının yaygınlaştırılması ile ilgili iddialar asılsızdır
İddianame ve esas hakkındaki görüşte alkollü içki
satılması ve tüketilmesine ilişkin mevzuatta yapılan değişikliklerin dini
endişelerle ilişkilendirilmeye çalışılması aslında iddianamedeki laiklik
yorumunun ne derece sakıncalı sonuçlar doğuracağını göstermesi açısından
ilginçtir. Halkın sağlığını, huzurunu ve kamu düzenini korumak ve gençleri kötü
alışkanlıklardan korumak amacıyla getirilen düzenlemelerin laikliğe aykırılıkla
ilişkilendirilmesi yanlıştır. Aksine, Anayasanın 58 inci maddesinde
belirtildiği üzere, gençleri alkol düşkünlüğü, uyuşturucu madde kullanımı,
kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan korumak için gerekli tedbirleri almak
Devletin temel görevlerinden biridir.
Öte yandan Başsavcının içki yasağı konusunda “tüm
AKP’li belediyeler” diyerek yaptığı genelleme tamamen gerçekdışıdır. Basında
çıkan asılsız birkaç haberden hareketle tüm belediyelerin suçlanması hukuk dışı
bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Kaldı ki, kanuni şartları taşımadığı halde
keyfi uygulamalar yapılarak hiç kimseye ruhsat verilemez. Bunu kamuoyuna “içki
yasağı” ya da “şeriat uygulaması” gibi lanse etmek yasaları bilmemek değilse,
kötüniyetin bir ifadesidir.
Nitekim idarenin haklı nedenlerin varlığı halinde
içkili yerlere uyguladığı ruhsat iptali biçimindeki yaptırımların hukuka uygun
olduğuna ilişkin çok sayıda yargı kararına rastlamak mümkündür. İlk derece
mahkemelerinin bu yönde verdiği ve Danıştay tarafından da onanan bu kararlarda
kanunda öngörülen koşullardan herhangi birini sağlamayan yerlere içki ruhsatı
verilmesinin idarece iptalinde mevzuata aykırılık bulunmadığı açıkça
belirtilmektedir. (Danıştay 10. Dairesinin bu yöndeki bazı kararlar için
bkz. E. 1984/2783, K. 1986/1338, K.T. 29.5.1986; E. 1982/1970, K. 1983/1184,
K.T. 18.5.1983; E. 1988/2465, K. 1990/2622, K.T. 19.11.1990; E. 1995/672, K.
1997/786, K.T. 10.3.1997; E. 1997/394, K. 1998/510, K.T. 4.2.1998; E.
1994/7751, K. 1996/1189, K.T. 6.3.1996; E. 1982/2271, K. 1983/2323, K.T.
16.11.1983; E. 1994/1396, K. 1995/4077, K.T. 4.10.1995).
Öte yandan iddianamede ileri sürülen partimizin içki
yasağını genişlettiği iddiası da doğru değildir. İddianamedekinin aksine,
12.11.2003 tarih ve 5002 sayılı Kanunla daha önce meyhane, kahvehane,
kıraathane, bar, elektronik oyun merkezleri gibi umuma açık yerler ile açık
alkollü içki satılan yerlerin, okul binalarına 200 metre olan uzaklık
şartı 100 metreye düşürülmüştür. Ayrıca, daha önce belediye ve mücavir alan
sınırları dışında içkili yer bölgesi tespit edilemeyeceğine dair sınırlama da
kaldırılmıştır.
SONUÇ VE TALEP
Hakkımızda açılan bu davadaki bütün verilerin
Başsavcılık tarafından “özgürlük aleyhine” yorumlandığı görülmektedir. Oysa
evrensel insan hakları hukukunun temel ilkesi “özgürlük lehine yorum”dur.
Başsavcılık özgürlük lehine yorum yapmak bir yana, adeta “niyet okuyuculuğu”
yaparak olmayan şeyleri varmış, olmayacak şeyleri de olacakmış gibi gösterme
çabası içine girmiştir.
Bu davada partimize yaptırım uygulanmasını gerektirecek
haklı hiçbir sebep bulunmamaktadır. Esasen, AK Parti hukuka aykırı eylemlerin
değil, millete hizmetin, insan haklarının, demokrasinin, barış ve kardeşliğin,
hoşgörünün ve Türkiye sevdasının odağı olmuştur. AK Partinin altı yıllık
iktidarı dönemindeki icraatları, onun; demokratik, laik ve sosyal hukuk
devletinin teminatı olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Cevap layihalarımızda ve eklerinde ortaya konan ve
Yüksek Mahkeme’ce re’sen gözetilecek nedenlerle AK
Partinin kapatılması hakkındaki davanın reddine
karar verilmesini saygıyla talep ederim. 16.6.2008
Recep Tayyip ERDOĞAN
Adalet ve Kalkınma Partisi
Genel Başkanı
EKİ :
EK-1 : R. Tayyip ERDOĞAN
hakkındaki iddialara cevaplar
EK-2 : Diğer Parti
mensupları hakkındaki iddialara cevaplar
Klasör
1 : Esasa ilişkin
cevapların ekleri (3-6)
Klasör
2 : EK-1’in ekleri
(1-3)
Klasör
3 : EK-2’nin ekleri
(1-31)
Klasör
4 : EK-2’nin ekleri
(32-56)
Klasör
5 : EK-2’nin 18
nolu eki - 12 Adet CD
AYMK., Esas Sayısı:1986/13,Karar
Sayısı:1987/12; Karar günü:22/5/1987.
|