2.2. Laiklik bir “felsefi inanç” değildir!
İddianame laikliği, pozitivist ve rasyonalist bir
felsefî inanç olarak tanımlamakta ve savunmaktadır. İddianamede yer alan şu
tanımlama ve tasvir, esasen iddianamenin bütününe yansıyan felsefî inancı temsil
etmektedir: “Lâiklik, toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son
aşaması; ulusal egemenliğe, demokrasiye, özgürlüğe ve bilime dayanan siyasal,
sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir (s. 10-11). Bu ilginç
ifadelere karşı söylenecek ilk şey şudur: “Bilime dayanan siyasal, sosyal ve
kültürel yaşam” yoktur ve bugüne kadar dünya üzerinde hiç kimse “bilime dayanan
yaşam”ı icat edememiştir. Böyle bir yaşam biçimi olsa, siyasî yaşam için
demokrasinin, sosyal ve kültürel yaşam için özgür tercihlerin bir anlamı
kalmaz. O zaman bilim adına bir otoritenin bu yaşamı önümüze koyması ve bizim
de ona uygun yaşamamız gerekir.
Bu tanımlama bir felsefî inançtır. Laikliğin “bilime
dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisi” olduğunu
kabul etmek, ancak ve ancak 19. yüzyılda geçerli olan ve “bilimcilik”
(scientism, bilimperestlik) adı verilen pozitivizt felsefenin bir türünü
benimsemekle mümkündür. “Bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel
yaşam” ibaresi, 19. yüzyılda kalmış pozitivizme özgü bir iddiadır. Bu iddia
çağdaş bilimin varmış olduğu nokta açısından ilkel, geri ve çağdışıdır.
Böylesine geri bir bilim anlayışını savunmak, modern ve ileri bir ülkede kabul
edilemez. Bu geri bilim anlayışını laiklik olarak takdim etmek ise, en başta
laikliğe haksızlıktır.
Üstelik iddia makamı laikliği bir felsefî inanca
dönüştürerek ve bir felsefî inanç halinde savunarak Anayasa’nın 10 uncu
maddesini açıkça ihlal etmektedir. Anayasanın bu maddesi herkesi “…dil, ırk,
renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri
sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit” ilan etmektedir. “Felsefî
inançlar” konusunda ayrım gözetmemek için devletin, bir felsefî inançtan yana
olmaması gerekir.
Aslında 10 uncu madde bu yönüyle aynı zamanda bir
laiklik tanımı içermektedir. Uzun tarihi boyunca laiklik prensibi, “kanun
önünde eşitlik”i sağlamak üzere yaşam alanı bulmuştur. Çünkü devletin veya
siyasî otoritenin dinler karşısında taraf olması, “kanun önünde eşitlik”in
gerçekleşmesini engellemiştir. Ancak, devletin dinler karşısında tarafsız
olması yeterli olmamıştır. 18. yüzyıldan itibaren rekabet haline giren inançlar
arasına felsefî inançlar da girmiştir. Bu felsefî inançlar arasında özellikle
din karşıtı olanlar, devletin inançlar konusunda tarafsızlığını temin etmek
için dini inançlar gibi mesafeli durması gereken inançlar olarak kabul
edilmiştir. Devletin eşitliği tesis etmek üzere tarafsızlığı, sadece dinler
arasında değil aynı zamanda felsefî inançlar için de söz konusudur. Devletin
tarafsızlığını kaybetme ihtimali olan bir düşünce veya inançla karşılaştığı
zaman bunun mutlaka müesses bir din olması gerekmez. Müesses dinlerle rekabet
halindeki felsefî inançlardan biri yanında yer alan ve devletin zorlayıcı
gücüyle bu inancı benimsetmeye kalkan devlet de tarafsızlığını, dolayısıyla
laik niteliğini kaybedecektir.
İddianamede yer alan şu cümle, laikliği anayasal
prensip olarak sahip olduğu güçlü konumdan uzaklaştırmakta, felsefî
tartışmaların tüketiciliğine hapsetmektedir: “Demokrasiye geçişin de aracı olan
lâiklik, Türkiye’nin yaşam felsefesidir” (s.13). Laiklik bir yaşam felsefesi
olamaz. Laikliği “yaşam felsefesi” olarak tanımlamak onu felsefe
dünyasının labirentlerinde kaybetmeye yol açar. Oysa laikliğin açık ve sağlam
bir hukuk prensibi olarak herkesin anlayacağı ve uyacağı şekilde varlığını
sürdürmesi gerekir.
2.3. Pozitivist laiklik ideolojisi çağdışıdır
İddianame, “bilimcilik/bilimperestlik” (Scientism) adı
verilen bir felsefî inanca dayanmaktadır. Bilimcilik, doğa bilimlerinin
yöntemlerinin sosyal alana da uygulanabileceği varsayımına dayanır. Bu
varsayım, pozitivist felsefenin bir önermesidir. Pozitivizmin “denklik
teorisi”ne göre doğa ile toplum arasında hiçbir gerçeklik farkı yoktur;
toplumda da, doğada olduğu gibi gözlem ve tecrübe ile keşfedilmesi gereken
düzenlilikler vardır. Bu varsayımdan pozitivizme özgü çok önemli bir iddia
çıkmaktadır: “Gözleme ve tecrübeye dayalı pozitif bilime uygun, bilim
tarafından düzenlenmiş bir toplum hayatı kurulabilir.” “Toplumsal ilerleme” fikri
de, bu iddia ile temellendirilen bilimsel bilginin gelişmesi ile insanlığın
sürekli daha iyiye ve mükemmele doğru evrileceği inancını ifade eder.
19. yüzyıla damgasını vuran bu felsefenin en ileri
örneğini Auguste Comte, Pozitivizmin İlmihali kitabı ile vermiştir.
Comte, bu kitapta bir “bilim dini”nin unsurlarını, ibadet ve ayinlerini ve
örgütlenmesini anlatır. Bu tez, aynı zamanda dinî düşüncenin yerini kaçınılmaz
olarak bilimin alacağını ileri sürmektedir. Amaç, bilimsel bir toplum hayatının
kurulmasıdır. 20. yüzyılda bu görüşün taraftarı hemen hiç kalmamıştır.
Pozitivist bilim ideolojisi, yücelttiği bilimsel
yasalara ve evrensellik ilkesine boyun eğilmesini talep eder. Bilim, bu şekilde
buyurgan bir otorite halini almaktadır. Bu anlayış, tek tanrılı dinlerin yerine
tek bir bilim anlayışını yerleştirir. Farklı olana, var olma hakkı
tanımaz; topluma uyarlandığı zaman da demokrasiye geçit vermez. Çünkü tek bir
bilimsel hakikat vardır, herkese düşen o gerçeğe teslim olmaktır. Pozitivizm,
bu yüzden demokrasiye karşı çıkışı meşrulaştırmak için totaliter ideolojilerin
elverişli aracına dönüşmektedir.
Pozitivist mantık tek biçimliliğin, tekdüzeliğin
mantığıdır. Totaliter ideolojilerin dünyası, tek hakikatin peşinde olduğu için
pozitivizme dayanır. Tek bir doğru “yaşam biçimi” olduğunu iddia eden totaliter
ideolojiler ile iddianamede yer alan “laik yaşam biçimi” arasındaki bağ,
pozitivizmin “bilimsel yaşam” bağlantısı ile kurulmaktadır. Başsavcılık
sorgulamadan ve incelemeden laiklik diye, bu ideolojiyi savunmaktadır. Bu
ideolojiyi savunmak, Anayasamızın 10 uncu maddesine aykırı olduğu gibi, çağdaş
dünyaya, hatta doğrudan bugün geçerli olan bilim anlayışına da aykırıdır.
2.4 Başsavcılığın din
anlayışı sosyolojik gerçeklikle bağdaşmamaktadır
İddianamede laiklik tek boyutlu bir kavram olarak
görülmekte ve bireylerin benimsemesi gereken “bir uygar yaşam biçimi” ve “yaşam
felsefesi” şeklinde takdim edilmektedir. Bu yaklaşıma göre, “toplumların
düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması” olan laiklik, ülkede yaşayan
herkes tarafından benimsenmesi zorunlu bir “yaşam biçimi”dir. Bu zorunlu “yaşam
biçimi”nde dinin yeri, bireylerin vicdanıdır. “Din, kendi alanında,
vicdanlardaki yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanış olgusudur” (s.18).
Dahası, iddianamede laiklik insanı “kul” olmaktan
çıkarıp “birey” haline getiren bir ilke olarak görülmektedir. Buna göre
laiklik, “İnsanı kul olmaktan çıkarıp birey yapan, bireye kişiliğini
geliştirmesi için özgür düşünce olanaklarını veren” bir ilkedir (s.10-11).
İddianamede kul terimi, teolojik ve siyasî anlamları arasındaki ayırım
belirtilmeden ve her ikisini de içeren bir şekilde kullanılmaktadır. Eğer birey
kelimesi ile Yaratıcıyla bütün bağların koparılması kastediliyorsa, bu durumda
laik bir sistem içerisinde dinin kişinin vicdanında dahi yer alamayacağı
açıktır. Bu anlayış insanın Yaratıcısıyla ilişkisini ifade eden “kulluk” ile
“birey” olmanın birbiriyle çelişeceği varsayımına dayanmaktadır. Halbuki,
“iyi/kötü” şeklindeki bir “birey/kul” ayrımının hiçbir teorik ve pratik dayanağı
bulunmamaktadır. Laikliğin insanı kul olmaktan çıkardığı şeklindeki tez,
bilimsel ve sosyolojik bir gerçeği yansıtmamanın ötesinde kendini hem bir birey
hem de Yaratıcının bir kulu olarak gören inançlı insanlar açısından oldukça
inciticidir.
Esasen, Başsavcılığın dinin bireysel ve toplumsal
yaşamdaki yeri hakkındaki ifadelerinde çelişki ve tutarsızlıklar
mevcuttur. Örneğin iddianamenin 17 inci sayfasının üçüncü paragrafında
yapılan alıntıda, “Laik düzende özgün bir sosyal kurum olan din, devlet kuruluşuna
ve yönetimine egemen olamaz” şeklinde dinin özgün bir sosyal kurum
olduğu belirtilirken, aynı sayfanın beşinci paragrafında ise “laik devlette,
kutsal din duyguları politikaya, dünya işlerine, hukuksal düzenlemelere
kesinlikle karıştırılamaz…” denilmektedir. Diğer yandan, din hem “sosyal kurum”
hem de Kavramsal çelişki ile birlikte “dünya işlerinin” genel kapsamı dikkate
alındığında birey açısından dinin konumunun ve işlevinin ne derece
sınırlandırıldığı daha iyi anlaşılacaktır.
Dinin hukukî düzenlemelere mesnet teşkil etmesi
ayrıdır, dünya hayatına bireysel ve toplumsal yaşantıya yönelik değer ve
davranışlarda inanan insanlar için kaynak olarak görülmesi ayrıdır. Burada
çizilen din anlayışı, kişinin sadece iç dünyası (vicdanı) ile ilgili zihinsel
veya duygusal düzeyde kalan kutsallardır. Bu açıdan bakıldığında dinin,
toplumsal ilişkilere yansıyan herhangi bir yönü olmamalıdır. Din sadece inanan
kimsenin iç dünyasını ya da topluma yansımayan yönleriyle bireysel hayatını
tanzim etmeli, dinin sosyal hayat ile bağlantısı mabedin kapısında başlamalı ve
kapısında bitmelidir. Bunun dışındaki alanlara dini inançların yansıması mümkün
değildir. Bu anlayışa göre, örneğin dinî bayramların resmî tatil olması da
laikliğe aykırıdır.
İddianamede yer alan dini inanç ve duyguların sadece
vicdanlarda kalması, dinin sosyal ve kültürel bir bağ oluşturamayacak şekilde
yaşanması ve “dünya işlerine kesinlikle karıştırılmaması” gerektiği şeklindeki
katı ideolojik yaklaşımın hiçbir Batılı demokratik laik sistemde karşılığı yoktur.
Halbuki tüm toplumlarda din, bireylerin kimliklerini
belirleyen temel kaynaklardan birini teşkil etmektedir. Bu nedenle, din ve
vicdan özgürlüğünü güvenceye alan laiklik, bu özgürlüğün toplumsal
yansımalarını reddetmez. Bu noktada, iddianamede “devletin ve hukukun” dine
dayandırılmaması ile bireylerin din ve vicdan özgürlüğünün toplumsal alanda
yansımalarının birbirine karıştırılması temel hatalardan birisidir. Bu yüzden
din ve vicdan özgürlüğünün dışavurumları olan olgu ve ifadeler, “devletin temel
düzenlerinden birini dine dayandırma” gibi çok yanlış bir şekilde yorumlanmış
ve suçlanmıştır.
Sonuç olarak, Başsavcılığın laiklik anlayışına esas
teşkil eden din algısı, gerçek hayattaki sosyolojik din olgusundan uzaktır.
İddianamede ve esas hakkındaki görüşte dine, İslâm’a ve Diyanet İşleri
Başkanlığına yönelik perspektif, Türk toplumu ve Türkiye Cumhuriyetinin hak ve
özgürlükler açısından kazanımları, günümüz küresel dünyasının dinî duygu ve
olgulara bakışı ve insanlığın inanç ve ifade özgürlüğü noktasında ulaştığı
aşama ile örtüşmeyen, indirgemeci ve dogmatik bir ideolojinin ürünü olarak
temayüz etmektedir.
2.5 Başsavcılığın “demokratik
laiklik” alerjisi anakroniktir
Başsavcılığın pozitivist ve militan laiklik
penceresinden bakıldığında, laikliğin demokratik ve özgürlükçü yorumunu ifade
eden “demokratik laiklik” kavramı “yeni siyasi terim” olarak görülebilmektedir
(Esas hakkında görüş, s. 6). Aslında sorun, laikliğin anlamı ve gerekleri
konusundaki bu anakronik bakış açısından kaynaklanmaktadır. Modern demokratik
toplumların, din ve vicdan özgürlüğünü öne çıkaran laiklik anlayışı, 19 uncu
yüzyılın dini dönüştürmeyi ve sadece bireylerin vicdanına hapsetmeyi amaçlayan
pozitivist laiklik anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
İddianamede ve esas hakkındaki görüşte, laikliğin tıpkı
Fransa’da olduğu gibi, zaman içinde demokratikleşen bir olgu olduğu gerçeği
anlaşılamamıştır. Başsavcılık demokrasi ile laikliğin birlikte anılarak
“demokratik laiklik” kavramının kullanılmasına adeta isyan etmektedir. Buradaki
temel problem, laikliğin demokrasinin olmazsa olmazı olduğu belirtilirken,
demokrasinin de laiklik için vazgeçilmez olduğunun söylenmemesidir.
Demokrasinin olmadığı yerde laikliğin tek başına bir anlamı yoktur. Yakın tarih
laik bir siyasi ve hukuki yapıya sahip olup da totaliter olan çok sayıda siyasi
rejimin varlığına tanıklık etmiştir. Bugün de birçok devlet, dinin devlet
işlerine karıştırılmaması anlamında laik olduğu halde, demokratik anayasal
devlet niteliğine sahip değildir.
Laikliğin dinamik bir kavram olduğu ve devletin
demokratikleşmesi sürecinde laiklik anlayışının da demokratikleştiği bir
gerçektir. Laikliğin dünyada en katı şekilde uygulandığı Fransa’da bile bu
dönüşüm yaşanmıştır. Bu ülkede de demokratikleşme sürecinde laikliğin ikinci
temel unsuru olan din ve vicdan özgürlüğü diğer özgürlükler gibi gelişmiştir.
1905 yılında çıkarılan kanunla din ve devletin birbirine müdahale etmemesi
ilkesi benimsenmiştir. Bu dönemde tartışma ve gerilim kaynağı, Kilisenin
yönettiği özel okulların laik devlet sistemindeki yeri olmuştur.
Laiklik zamanla radikal ve militan uygulamalardan
arınarak, din ve vicdan özgürlüğüne daha fazla yer veren demokratik bir görünüm
kazanmıştır. Laikliğin demokratikleşmesi, onun toplumsallaşması sürecini
de hızlandırmıştır. Kısacası, bir yandan laiklikle hızlanan modernleşme süreci,
diğer yandan laikliğin kendisinin demokratikleşmesi, toplumun geniş dindar
kesimlerinde de laik devlet ve demokrasinin benimsenmesini sağlamıştır.
Türkiye’de de laikliğin, din ve devlet işlerinin
ayrılığı anlamındaki tanımı elbette devam etmekle birlikte, bu ilkenin diğer
boyutu olan din ve vicdan özgürlüğü Tek Parti dönemine göre, tıpkı ifade,
toplantı ve örgütlenme özgürlükleri gibi, oldukça gelişmiştir. Bu bağlamda
Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olan laiklik, hukukun üstünlüğü, insan
hakları ve demokrasi gibi diğer niteliklerle eklemlenerek bugünkü halini
almıştır.
Nitekim bu sosyolojik dönüşüm, laikliğin toplumsal
açıdan algılanmasını ölçmeye yönelik bilimsel çalışmalarda da ortaya
çıkmaktadır. Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ile Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın Kasım
2006’da yaptıkları sosyolojik araştırma bu bakımından son derece önemlidir. “Değişen
Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset” adlı bu bilimsel araştırmaya göre,
toplumda laikliği benimsemeyenlerin oranı ciddi ölçülerde düşmüştür. Daha sonra
yapılan bilimsel araştırmalarda da benzer sonuçlara ulaşılmıştır.
Çarkoğlu ve Toprak’ın araştırması, aynı zamanda
iktisadi seviye yükseldikçe laikliği benimseyenlerin oranının arttığını
göstermektedir. Bu noktada AK Parti’nin yoksulluğun etkilerini azaltmak için
uyguladığı sosyal yardım politikalarıyla, izlediği ekonomik büyüme ve gelir
dağılımı politikalarını çok iyi değerlendirmek gerekir. (Ali Çarkoğlu ve Binnaz Toprak, Değişen
Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset, İstanbul: TESEV Yayınları, 2006).
AK Parti, bir yandan “devletin temel düzenlerini”
Avrupa standartlarına uyarlayarak laikliğin hukuki boyutunu güçlendirirken,
diğer yandan da demokratik özgürlükleri genişletmek, din ve vicdan özgürlüğüne
özen göstermek ve ekonomik politikalarıyla refahı yükseltmek suretiyle
laikliğin toplumsal temellerini pekiştirmiştir.
Devletin sosyal, hukuki, siyasi ve ekonomik temel
düzenlerini Avrupa hukukuna uyarlayarak modernleştirmiş ve laikliğin ikinci
ayağı olan din ve vicdan özgürlüğünün alanını genişletmiş bir partinin,
laikliği ihlal ettiğini ileri sürmek ancak bir algılama hatasından kaynaklanmış
olabilir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, partimizin laikliğe aykırı
fiillerin odağı haline geldiği iddiasının hiçbir somut, nesnel ve bilimsel
dayanağı bulunmamaktadır.
Başsavcılığın esas hakkındaki görüşüne yansıyan
“demokratik laiklik” alerjisine paralel olarak, demokrasinin vazgeçilmez unsuru
olan çok partili yaşamı “irtica”yla ilişkilendirme gayretiyle mahkum etmeye
çalışması anlaşılır gibi değildir. Başsavcı, adeta çok partili siyasi yaşamın
laiklikten tavizi ve bazı siyasi partilere sızan “irtica”ya primi beraberinde
getirdiğini savunmaktadır. Halbuki, çok partili, çoğulcu ve özgürlükçü
demokrasinin olmadığı bir yerde laiklik de kendisinden beklenen toplumsal ve
siyasal işlevi yerine getiremez.
Pozitivist ve militan laiklik anlayışının iddianame ve
esas hakkındaki görüşe yansımalarından biri de, AK Parti Genel Başkanının
“yaşam tarzı”nın değişmediğine dair sözlerinin “takiyye”nin itirafı olarak
değerlendirilmesidir. (İddianame, s.33, Esas hakkındaki görüş, s.34).
Başbakanın “Siyasete girerken farklı, siyasetten sonra farklı bir yaşam tarzı
mı uygulayacağım, halkımı mı aldatacağım? Dün neysem, bugün de oyum,
değişemem, değişmedim” şeklindeki sözlerinin, laikliği tek ve resmi
“yaşam biçimi”nin herkese dayatılması olarak gören bir bakış açısıyla
anlaşılması güç olabilir. Halbuki, partimizin benimsediği siyasi bir ilke
olarak laiklik, bireylerin “yaşam biçimleri”ni değiştirmeyi ve herkesin ortak
bir “yaşam biçimi”ni benimsemesini değil, tersine farklı yaşam tarzlarının bir
arada var olmasını gerektirmektedir. Bu durum, Başsavcılığın “yeni siyasi
terim” olarak nitelediği, “demokratik laiklik” anlayışının bir gereğidir.
Tam da bu nedenle, “demokratik laiklik” kavramına vurgu
yapan değerlendirmeler de esas hakkındaki görüşte eleştirilmektedir.
Başsavcılığa göre “batılı bazı siyasetçiler, …“demokratik laiklik-laikliğin
zorla dayatılması” gibi kavramlar üreterek, Ülkemizin kuruluş felsefesini, Anayasal
düzenini, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerini görmezden gelmişlerdir”
(s.10). Laikliğin, özgürlükçü yorumunu vurgulamak için kullanılan “demokratik
laiklik” gibi kavramlar, sonradan üretilmiş “yeni siyasi terim”ler değildir.
Başsavcılık, AK Partinin kapatılması girişimini Avrupa Birliği’nin benimsediği
demokratik ve özgürlükçü laiklik anlayışı açısından eleştiren AB yetkililerinin
tavrından rahatsız olmuştur. Halbuki, bu eleştiriler Türkiye’nin AB’ye üyeliği
için çok önemli adımlar atmış bir partinin laiklik aleyhine odak olamayacağına
dair açık ve yalın gerçeğin “batılı bazı siyasetçiler” tarafından görüldüğünü
göstermektedir.
Başsavcılık, ilk cevabımızda Batı demokrasilerinde
siyasi parti davalarına çok istisnai olarak rastlandığı yönündeki argümanımıza
karşı çıkarken şu tespiti yapmaktadır: “Bazı batı ülkelerinin Anayasalarında
laiklik ilkesi ya hiç yer almamış, ya da çok az değinilmiştir. Çünkü bu
ülkelerde laiklik, herhangi bir siyasal tartışmanın konusu olmayacak kadar
içselleştirilmiştir” (s.8). Oysa laiklik bütün dünyada tartışılmaktadır. Avrupa
Anayasası tartışmalarında, Tek Avrupa hedefinde en çok tartışılan konuların
başında laiklik gelmektedir. Farklı laiklik uygulamalarını içinde barındıran
Avrupanın özgürlükçü bir yorum benimsemesi, dikkatle takip edilmesi gereken bir
tecrübedir. AB temsilcilerinin Türkiye’deki laiklik tartışmalarına müdahil
olmaları da bu birikimin sonucudur. “Bizim laikliğimiz sadece bize özgüdür”
sözü, sadece demokrasi karşıtlığını temellendirebilir. Laiklik evrensel bir
birikimdir. Türkiye’nin tek özgün tarafı, laiklik prensibinden demokrasi
karşıtı yorumlar üretilmesidir. Demokrasiyi imkânsız hale getiren bir laikliği
savunmak, kestirmeden azınlık diktasını savunmak demektir
Diğer yandan, esas hakkında görüşte yer verilen şu
ifadeler de ilginçtir: “Uzun mücadelelerle kazanılmış, evrensel bir hak
mertebesine yükselmiş laikliğin tartışmaya açılması, meşruiyetinin ve
uygulanabilirliğinin referandum gibi yöntemlerle yeniden sorgulanması çabaları,
Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesi ve temel
anayasal kuralları karşısında olanaksız bulunmaktadır” (s. 11). Bir kere,
“demokratik laiklik” kavramını “üretilmiş” olarak niteleyen iddia makamının,
siyasi bir ilke olan laikliği, muhtemelen farkında olmadan, “evrensel bir hak”
olarak sunması, kavram üretmenin tipik bir örneğidir. İnsan hakları
literatüründe “laiklik hakkı” diye bir kavram yoktur. Tıpkı “demokrasi hakkı”
ya da “kuvvetler ayrılığı hakkı” gibi kavramların olmadığı gibi. Laiklik,
baştan beri vurguladığımız gibi devletin sahip olması gereken bir niteliktir.
İkincisi, laikliğin “meşruiyetinin ve
uygulanabilirliğinin referandum gibi yöntemlerle yeniden sorgulanması çabaları”
olarak ifade edilen ithamın hiçbir dayanağı yoktur. Partimiz hiçbir zaman
referandum veya benzeri yöntemlerle laikliğin meşruiyetini ve
uygulanabilirliğini sorgulama çabası içine girmemiştir. Laikliğin uygulamada
neyi gerektirdiği konusundaki tartışmalar ise, demokratik ülkelerin tamamında
rastlanabilecek türden tartışmalardır. Bunları laikliğin meşruiyetinin
sorgulanması olarak göstermeye çalışmak, bu kavramın demokratik ve özgürlükçü
yorumu yerine onun tam da karşı olduğu dogmatik yorumunu benimsemekten
kaynaklanmaktadır.
Sonuç olarak, bu davada temel sorun, AK Partinin
evrensel standartlarla uyumlu demokratik laiklik anlayışının, Başsavcılığın
savunduğu bireyi ve toplumu nesneleştirici ve dönüştürücü laiklik anlayışına
aykırı görülmesidir.
II. BU DAVADA SUNULAN DELİLLERİN İSPAT HUKUKU BAKIMINDAN
DELİL OLMA DEĞERİ YOKTUR
Partimizin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu
hakkında ikna edici hiçbir delil sunulamamış ve müddei iddiasını ispat
edememiştir. Müddeinin iddiasını hukuki delillerle ispat etmesi ispat
hukukunun en temel ilkesidir. İspat, olguların doğruluğu hakkında hâkimde
kanaat uyandırmak için geçerli ve gerekli delillerin sunulmasıdır. Bir parti
kapatma davasında kullanılabilecek deliller, partinin tüzük ve programı ile
yayınladığı yazılı açıklamalar ya da doğruluğu kesin olarak tespit edilmiş ses
ve görüntü kayıtlarıdır.
Başsavcı ispat konusunda hiçbir etkisi ve önemi olmayan
yüzlerce gazete kupürü ve internet çıktısını doğru düzgün bir tasnife dahi tabi
tutmaksızın ekler arasına istif etmiş bulunmaktadır. Bir Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısının, yargılamada zamandan ve emekten tasarruf adına böyle yapmayarak,
gerçekten delil olabilecek yazılı belge ve ses kasetlerini ayıklayarak delil
olarak sunması beklenirdi. Bu davada partimizin tüzük ve programı ile yazılı
açıklamalarında laikliğe aykırı hiçbir husus bulamayan Başsavcı, eylemlerin
Anayasaya aykırılığına dayalı dava açabilmek için doğruluğu ispatlanmamış
yüzlerce gazete haberleri ile birkaç ses kaydını delil olarak sunmuştur. Esas
hakkındaki görüşe birkaç ses kaydı eklenmesi, iddianamede delil olarak sunulan gazete
kupürlerinin hiçbir hukuki değere sahip olmaması nedeniyle, son bir gayretle
delil gösterme çabasının sonucudur. Bu durum bile, Başsavcılığın sadece gazete
haber ve yorumlarının tek başına delil olamayacağını zımnen kabul ettiğini
göstermektedir.
Sunulan bu deliller de partimizin “laikliğe aykırı
eylemlerin odağı haline geldiği” isnadını ispatlamaktan çok uzaktır. Bu
nedenle, aşağıda ayrıntılı olarak açıklayacağımız üzere bu davanın ispat
hukukuna aykırılıktan da reddi gerekir.
1. Bu davada delillerin önemli bir kısmı dava açılmasına
karar verildikten sonra üretilmiştir
Bu davada toplanan delillerin erişim tarihlerine
bakıldığında delilerin çok büyük bir kısmının dava açmaya karar verilmesinden
sonra toplandığı izlenimi oluşmaktadır.
Yargılama hukukunun temel ilkesi delillerden sonuca
gitmek iken, partimiz hakkında açılan davada bu ilke tersine çevrilmiş
görünmektedir. Önce dava açmaya karar verilmiş, daha sonra da bunun için delil
toplanmıştır. Nitekim iddianameye ek olarak sunulan dosyalarda yer alan gazete
haber ve yorumlarının büyük bir kısmı bunların yayınlanmasından yıllarca sonra
internet yoluyla derlenmiştir. Bu nedenle bu dava adeta bir “google davası”dır.
Başsavcı, çok sayıda haber ve yorumu dava açma tarihine yakın bir zamanda
anahtar kelime yazarak “google” arama motorundan arama yapmak suretiyle elde
etmiştir. Örneğin, iddianamenin 10, 14, 29, 74, 93, 95, 97, 100 nolu eklerinde
yer alan bazı deliller bunlardan sadece birkaçıdır. Bu şekilde internetten elde
edilen gazete haber ve yorumlarının 2 Şubat 2008 Cumartesi ve 3 Şubat
2008 Pazar günleri indirildiği görülmektedir. Bu durum Başsavcılığın
partimiz hakkında dava açabilmek için hafta sonu tatilinde bile yoğun bir mesai
yaptığını göstermektedir.
Ayrıca iddianamede delil olarak sunulan konuşma ve
haberlerin önemli bir kısmı, söz konusu konuşmaların yapıldığı ve haberlerin
yayınlandığı tarihlerden çok daha sonraki tarihlerde, ilgili gazetelerin
internet sayfalarından arşive ulaşılarak elde edilmiştir. Nitekim, delil olarak
sunulan eklerin önemli bir kısmında gazetelerin internet sayfalarından elde
edilen haberlere ilişkin erişim tarihlerine bakıldığında bu durum rahatlıkla
anlaşılmaktadır. Aralarında ilgili haberin yayınlandığı tarih ile bunun
Başsavcılık tarafından gazetenin internet sayfasından indirilip delil olarak
dosyaya konulduğu tarih arasında üç veya dört yılı geçen örneklere de rastlamak
mümkündür. Hatta, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip
Erdoğan’ın 22 Ağustos 2001 tarihli bir gazetede yayınlanan açıklamasına yer verilen
iddianamedeki 5 nolu ek, bu haberin üzerinden yedi yıldan daha fazla bir süre
geçtikten sonra, 10 Mart 2008 tarihinde ilgili gazetenin internet sayfasından
indirilerek elde edilmiş ve delil olarak sunulmuştur.
İddianame eklerinde sunulan belgelerden partimiz
hakkında delil toplama çalışmasının 24-25-26 Ekim 2007 ve 30-31 Ocak, 1-2 Şubat
2008 tarihlerinde yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Kapatma davasında delil
oluşturma endişesinin çok yoğun biçimde kendisini gösterdiği bu iki zaman
dilimi de anlamlıdır. 24-25-26 Ekim 2007 tarihindeki birinci delil oluşturma
girişimi partimizin güçlenerek çıktığı 22 Temmuz 2007 milletvekili genel
seçimleri ile Cumhurbaşkanı seçimi sonrasına denk gelmektedir. 30-31 Ocak, 1-2
Şubat 2008 tarihlerindeki ikinci delil toplama girişimi ise farklı siyasi
partilere mensup 411 milletvekilinin kabulü ile Anayasanın 10 ve 42 nci
maddelerinin değiştirilmesi dönemine rastlamaktadır.
İddianamede delil olarak kullanılan gazete kupürlerinin
çok az bir kısmı, ilgili gazetelerden günü gününe kesilen kupürlerden
oluşurken, büyük kısmı ise sonradan belli bir zaman diliminde gazetelerin
internet sayfalarından arşiv taraması yapılarak çıktı alınmak suretiyle
verilmiştir. Örneğin, bu bağlamda iddianamedeki 5, 7, 8, 16, 22, 24, 31, 32,
33, 35, 38, 39, 40, 42, 63, 73, 79, 80, 81, 83, 84, 86, 92, 99, 102, 103, 108,
112, 119, 134, 145 ve 178 nolu ekler bu biçimde konuşmanın veya haberlerin
yayınlandığı tarihten yıllar sonra internet teknolojisinin imkanlarından
faydalanılarak elde edilmiştir. Bu örnekler AK Parti hakkında önceden
kararlaştırılmış kapatma davası için sonradan delil toplama gayretinin açık bir
göstergesidir.
Öte yandan iddianame eklerinde delil olarak sunulan
gazete kupürlerinin bir kısmında sadece gazetelerde partimizle ilgili yer alan
haber ve yorumlara yer verilen kısımların fotokopisi sunulmuş, ancak, gazete
adı ve yayın tarihi belirtilmemiştir. Bu biçimdeki örnekler iddianamenin hem
özensiz biçimde acele olarak hazırlandığını göstermekte, hem de laikliğe aykırı
eylemlerin odağı olduğu izlenimini verebilmek amacıyla partimiz aleyhine delil
oluşturma gayretinin ne derece ciddiyetten uzak olduğunu gözler önüne
sermektedir.
Ses ve görüntü kayıtlarının bile tek başına delil
olarak kullanılamadığı bir hukuk sisteminde, internet gibi yalan ve yanlış
haberlerin çok yoğun bir şekilde yer alabildiği sanal bir ortamdan delil
üretmeye çalışmak bir hukuk garabetidir.
Başsavcılığın esas hakkındaki görüşünde, Siyasi
Partiler Kanununun 106 ncı maddesi uyarınca, idari mercilerin siyasi partilerle
ilgili yasak fiil ve haller hakkında edindikleri bilgileri Başsavcılığa
bildirmeleri gerektiği halde, AK Parti hakkında “eklenen yüzlerce kanıttan
hiçbiri(nin) bu kanaldan intikal ettirilmemiş” olduğu, bu “kanıtlar”ın
tamamının Başsavcılık tarafından re’sen yapılan araştırma sonucunda edinildiği
belirtilmektedir. Başsavcıya göre “bu durum bile … davalı partinin kamu
görevlileri üzerinde yarattığı etkinin açık göstergesidir” (s.23).
Başsavcı “bu durumu” yanlış yorumlamaktadır. Partimiz
hakkında idari mercilerden laikliğe aykırı fiil ve haller olarak
nitelendirilebilecek herhangi bir bilginin Başsavcılığa iletilmemiş olması,
iletilebilecek bir delilin bulunmadığını göstermektedir. Ayrıca, tüm kamu
görevlilerinin AK Partinin etkisinde kalarak yasal yükümlülüklerini yerine
getirmediğini ileri sürmek, masumiyet karinesine aykırı bir şekilde bu kişileri
suçlamak ve töhmet altında bırakmak demektir. Esasen Başsavcının “yüzlerce”
dediği “kanıtlar”, başörtüsü konusundaki farklı açıklamalardan ibarettir.
2. Davada delil olarak sunulan beyanlar ve haberler hukuken
delil değerine sahip değildir
İddia
makamı tarafından partimiz aleyhinde ileri sürülen delillerin büyük bir kısmı
gazete haberleri ve yorumlarından oluşmaktadır. Bu haber ve yorumların,
gerçeklikleri başka ikna edici delillerle desteklenmedikçe, tek başına delil
olma vasıfları bulunmamaktadır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, yakın tarihli bir
siyasi parti kapatma davasında, davalı parti genel başkanının yaptığı ileri
sürülen bir konuşmanın sadece bir dergide yayınlanmış olmasını ispat için
yeterli kabul etmemiştir. Mahkemeye göre “İddianamede yapıldığı ileri sürülen
konuşma hakkında kanıt gösterilmemiştir. Her ne kadar, Sancak Dergisi’nin Ocak
1994 tarihli sayısında bu konuşmaya yer verildiği belirtilmiş ise de, konuşmanın
yapıldığı saptanamamıştır.” (E. 1997/1, K. 1998/1, K.T. 16.1.1998).
Partimiz mensuplarına atfedilen sözlerle ilgili olarak,
bir kaçı dışında, ses ve görüntü kaydı sunulmamıştır. Kaldı ki, sunulan ses ve
görüntü kayıtlarının da tek başına kesin delil olma durumu söz konusu değildir.
Teknik açıdan bunların sahte olmadığı kanıtlanmalı ve ayrıca gerçek olduğu
kanıtlananların da Anayasanın 38 inci maddesinin altıncı fıkrası uyarınca
hukuki yöntemlerle elde edilmiş olduğu ortaya konulmalıdır. Bunu yapacak olan
da iddiada bulunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’dır.
Nitekim,
Anayasa Mahkemesi de bir iddiayı desteklemek için sunulan ses ve görüntü
kayıtlarının başka delillerle doğrulanmadıkça kullanılamayacağını belirtmiştir.
Mahkeme’ye göre, “Başkaca inandırıcı ve pekiştirici kanıtlar bulunmadıkça
yalnızca ses bantlarının… çok ağır bir isnada… ciddilik kazandırabilmesi bir
hukuk Devletinde düşünülemez.” Böylece Anayasa Mahkemesi, bir delilin “isnadın
ciddiliği görüşüne desteklik edebilecek bir nitelikte” olması gerektiğini
vurgulamıştır. (E. 1971/1, K. 1971/67, K.T. 17.8.1971 ve 19.8.1971). Ayrıca,
bir siyasi parti kapatma davasında da Mahkeme, davalı partinin
“kasetlerin tek başlarına delil olamayacakları” iddiasını kabul etmiştir. Buna
göre, “Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Askeri Yargıtay'ın kökleşmiş
içtihatlarına göre ses bantları ve kuşkusuz video kasetleri yan delillerle
doğrulandığı ölçülerde delil olarak kabul edilmektedir.” (E. 1993/3, K. 1994/2,
K.T. 16.6.1994).
Başsavcı esas hakkındaki görüşünü hazırlarken Türkiye
içinde topladığı delillerin yeterli olamayacağını görmüş olacak ki, delil
toplama çabasını ülke sınırları dışına taşırmıştır. Esas hakkındaki görüşünde
Başsavcı, İran’da yayınlanan bir gazetede çıkan yazıda Türkiye’de bir İslam
Devrimi beklentisi olduğunun yazıldığı iddiasına yer vererek (s.25), bunu
partimiz aleyhine delil olarak sunmuştur. Yurt dışındaki bir gazetede yer alan
bir iddianın hangi mantıkla partimizle ilişkilendirildiğini anlamak mümkün
değildir. Böylesi bir mantıkla delil oluşturmak bizi son derece tehlikeli
noktalara götürebilir.
3. Gerçeğe aykırı iddialar delil olarak kullanılamaz
İddianamede partimiz mensuplarına atfedilen söz ve
faaliyetlerden bir kısmı doğruluğu başkaca delillerle desteklenmeden basında
haber yapıldığı şekliyle delil olarak gösterilmiştir. Hatta basında yer alan
haberlerden bir kısmı da tahrif edilmek suretiyle deliller arasına eklenmiştir.
Örneğin Başbakan’ın New Straits
Times’a verdiği mülakat iddianamede ve ardından da esas hakkındaki görüşte
tahrif edilmek suretiyle delil olarak sunulmuştur.
Başbakan’a atfedilen ‘‘Modern bir İslam devleti
olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir’’ (s.27) sözü,
iddianamedeki çarpıtmalara dayalı kurgulamanın tipik bir örneğidir. Başbakan’ın
Malezya’da yayınlanan New Straits Times adlı gazeteye verdiği mülakat söz
konusu gazetede İngilizce’ye çevrilerek yayınlanmıştır.
Ek’te dönemin Star Gazetesinin talebi üzerine
Malezya’nın Türkiye Büyükelçiliği tarafından gönderilen ve anlaşılan oradan da
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına iletilen New Straits Times (NST) gazetesinin
söz konusu mülakata ilişkin sayfalarında Başbakan Erdoğan’ın “İslam devleti”
anlamına gelebilecek hiçbir sözü bulunmamaktadır. Delil olarak sunulan
kısmın İngilizcesi şöyledir:
“NST: What role would Turkey want to play in global
affairs as a modern Muslim nation?
Erdogan: Turkey can serve as a model of how Islam and
democracy can coexist in a harmonious way. Turkey will prove (Samuel)
Huntington wrong when he said that there would be a clash of civilisations.
Turkey can show that harmony of civilisations is possible.”
Nitekim, bu mülakatın Türkçe orijinali Başbakanlık
Basın Merkezi’nin resmi internet sitesinde tam metin olarak yer almıştır.
Mülakatın ilgili kısmı şu şekildedir:
“SORU: Türkiye modern Müslüman bir ülke olarak, ne gibi
bir rol oynamak ister?
BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN: Türkiye, İslâmiyet'in ve
demokrasinin, ahenkli bir biçimde birarada bulunabildiğini gösteren bir
model olabilir. Türkiye, bir medeniyetler çatışması yaşanabileceğini söyleyen
Samuel Huntington'un yanılmış olduğunu kanıtlayacaktır ve medeniyetlerin ahenk
içinde yaşamasının mümkün olduğunu gösterebilir.”(EK-3)
Tek başına bu örnek bile, İngilizce metinlerin çevirisi
yaptırılmadan ve doğruluğu araştırılmadan, kasıtlı gazete haber ve
yorumlarından önyargılı bir şekilde aynen aktarılmak suretiyle “Ek” olarak
sunulması, partimiz hakkında “delil” oluşturma çabasının ne boyutlara
ulaştığını açıkça göstermektedir.
Bu gerçeklik karşısında farklı bir yaklaşım sergilemesi
gereken Başsavcı esas hakkındaki görüşünde de tahrifat yapmaya devam ederek
şöyle demektedir: “İddialarımızı doğrulayan kanıtlar, Başbakanın gazetecinin
sorusuna verdiği yanıtın içindedir. Başbakan
yanıtında, Türkiye'nin geleceğine ilişkin değerlendirmeler yaparken, geçmişine
ilişkin de sonuçlar çıkarmaktadır. Laik ve demokratik bir ülkenin ‘İslamiyetin
ve demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği bir model’
olacağını ifade ederken, bu tespitin arkasında Cumhuriyetin laik
karakterinin yadsınmasının yanı sıra, ülkemizde şimdiye kadar İslamiyet ile
demokrasinin bağdaştırılamadığı, bir çatışmanın yaşandığı ön yargısı ve
değerlendirmesi vardır.” (s.41). Başsavcılığın, ne anlama geldiği çok açık olan
bir metinden, “niyet okuyuculuğu” yöntemiyle bu kadar farklı anlamlar çıkarma
başarısı karşısında şapka çıkarmak gerekir. Öte yandan, Başsavcılık esas
hakkındaki görüşünde bu konuda tahrifat yapmayı sürdürmektedir. İddianamede
Başbakan’ın bu konuşmasının tamamen tahrif edildiğini ilk cevabımızda açık bir
şekilde ortaya koyduktan sonra, tahrifatı ortaya çıkan Başsavcılık bu defa da
esas hakkındaki görüşünde kelime oyunları ile farklı bir çarpıtmaya
başvurmaktadır. Başbakan’ın konuşmasında geçen “Türkiye İslamiyet'in ve
demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabildiği” ifadesi,
"İslamiyetin ve demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği”
şeklinde kullanılarak farklı bir anlam üretilmeye çalışılmıştır.
Basında yer alan haberlerin ek delillerle doğrulanmadan
kullanılması, hiçbir zaman var olmamış “olgu”ların delil olarak gösterilmesi
gibi bir garabeti de ortaya çıkarmaktadır. Örneğin, İddianamede, Meclis eski Başkanı Bülent
Arınç’ın “laik devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri” arasında,
“Başkanlığını yaptığı TBMM’nin mescidinde Kuran kursu açıldığının yazılı
basında yer aldığı” şeklinde bir ifadeye de yer verilmiştir (s.57). Başsavcılık
konuyla ilgili biraz araştırma yapmış olsaydı, bu haberin tamamen düzmece
olduğunu öğrenebilirdi. Nitekim bu konuda CHP Denizli Milletvekili Mehmet
Neşşar tarafından TBMM Başkanı Bülent Arınç’a yöneltilen “TBMM kampusü içindeki
mescitte Kur’an Kursu açılıp açılmadığı” şeklinde bir soru önergesi üzerine
mesele aydınlatılmıştır. Bu soruya verilen 3.7.2005 tarihli cevapta Mecliste
Kur’an Kursu açılmadığı, kurs açma yetkisinin de Diyanet İşleri Başkanlığına
ait olduğu belirtilmiştir (EK- 4).
Aynı
şekilde, tekzip edilen ve aslı olmayan konuşmalar da iddianamede delil olarak
kullanılmıştır.
Halbuki, kamu adına hareket eden iddia makamının iddianamesini gazete
kupürlerine dayandırırken, bu haberlerle ilgili tekziplerin olup olmadığını da
araştırması gerekirdi. Ayrıca aynı haber birden fazla basın ve yayın organında
birbirinden farklı şekillerde yer almış olmasına rağmen, iddianamede bunlardan
sadece maksada uygun olduğu düşünülenlerin alınması da objektiflikten
uzaklaşıldığını göstermektedir.
Öte yandan Başsavcı esas hakkındaki görüşünde, basında
yer alan haberlerin tekzip edilmemiş olmasını bunların doğru olduğuna karine
saymaktadır. Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Zira, bir gazete haberinin
tekzip edilmemiş olması orada yer alan hususların doğru olduğu anlamında
gelmez. Birçok Anayasa Mahkemesi kararında da belirtildiği üzere gazete
haberlerinin destekleyici başka kanıtlarla doğruluğunun ispatlanması şarttır.
Aksi durumda basında hakkında gerçek dışı haberler yer alan ancak tekzipte
bulunmayan ya da bulunamayan kişilerin bir hukuk devletinde kabul edilemeyecek
şekilde suçlanması tehlikesi ortaya çıkabilir. Tekzip kişinin kendi isteğiyle
başvuracağı bir yoldur ve kişileri buna zorlamak mümkün değildir. Sayısız basın
yayın araçlarının hergün onbinlerce haber yaptığı bir ortamda kişilerin bundan
haberdar olabilmesi bile çoğu defa mümkün değildir. Örneğin Başsavcı hakkında
yakın zamanda basın yayın organlarında binlerce haber yer almış ve bir kısmında
da çeşitli ithamlarda bulunulmuştur. Eğer Başsavcı bunları tekzip etmediyse
doğru olduğuna mı hükmetmek gerekir? Bir hukuk devletinde kişileri kendi
haklarındaki asılsız haberleri takip ve tekzibe zorlamak mümkün olmadığı gibi,
salt bu haberlerle o kişileri suçlamak da sorumluluk hukuku ilkeleriyle
bağdaşmaz.
İddianamede, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın
“Reformlar sancılı olur… Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken birçoğu
kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana ihtiyacımız var. Önemli olan bir şeyi
yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde
devam edeceğiz.” (s.85) şeklinde beyanda bulunduğu ileri sürülmüştür. Binali
Yıldırım’ın bu konuşması çeşitli basın organlarında yer almış, bunlardan sadece
birisinde “kanlı oldu” ibaresi geçmiştir. Oysa bu konuşmaya yer veren çok
sayıdaki diğer yayın organlarında bu ibare kesinlikle bulunmamaktadır. Kaldı
ki, bu konuşmanın yapıldığı derneğin resmi tutanaklarında da, söz konusu cümle
“Reformlar sancılı olur. Reformları uzlaşarak yapmak toplumun menfaatinedir. Reformların
bir kısmının sonu alındı. Bir kısmının da zamana bağlı olarak alınacaktır.
Kırıp dökmeden iş yapmak zorundayız” şeklinde yer almaktadır. Başsavcı esas
hakkındaki görüşünde bu konuşmayla ilgili haberin yer aldığı gazetenin tekzip
edilmediğinden bahisle konuşmanın yapıldığı derneğin resmi tutanağının doğruyu
yansıtmadığını ileri sürmektedir. Başsavcının bu konuşmayı düzenleyen kuruluşun
resmi tutanağı yerine, doğruluğu başka kanıtlarla desteklenmeyen söz konusu
gazetenin haberine itibar etmesi kabul edilemez. Öte yandan, bir an için Binalı
Yıldırım’ın “Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu”
sözünü söylediğini varsaysak bile bunun laikliğe aykırı bir söylem olarak
takdim edilmesi yanlıştır. Kaldı ki Yıldırım, iddianamede yer verilen
konuşmasında bu biçimdeki yöntemi tasvip etmediklerini de “önemli olan bir şeyi
yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde
devam edeceğiz” sözleri ile ifade etmektedir. İlginçtir ki, Başsavcı da esas
hakkındaki görüşünde “laikliğin dini dogmalara ve hurafelere karşı verilmiş
uzun ve kanlı bir mücadelenin ürünü olduğunu” (s.10) söylemektedir. Biz de
şimdi Başsavcının bu sözünü, laikliğin korunması için yapılmış bir “şiddet
çağrısı” olarak mı yorumlamalıyız? Bir
an için Binali Yıldırım’ın bu sözü söylediğini varsaysak bile,Başsavcının kendisi söyleyince
sorun teşkil etmeyen bir sözü, AK Partili birisi söyleyince kapatmaya delil
olarak sunması tam bir tutarsızlıktır.
Yine iddianamede AK Parti Mardin Milletvekili Nihat
Eri’nin TBMM Dışişleri Komisyonu toplantısında 2003 yılı Aralık
ayında yaptığı konuşmada din eğitiminin yeterince verilmemesinden yakınarak “Böyle
olunca da gençler illegal örgütlerin eline düşüyor. Tehvid-i Tedrisat Kanunu
getirildi tekkeler kaldırıldı, ama tekkelerde verilen bilgi, mevcut düzenleme
ile verilemiyor. Bu yüzden insanlar yanlış yerlere, hatta örgütlere
yöneliyorlar,” dediği ileri sürülmüştür (s.77). Halbuki söz konusu konuşma
iddianamede ileri sürüldüğü gibi olmayıp, bu konuşmada kesinlikle “tekke”
kelimesi geçmemiştir. Nitekim Komisyon Başkanı da bu durumu teyit etmiştir.
Ayrıca, basında çıkan haberler üzerine Nihat Eri, “tekzip” metni göndermiş,
ertesi günkü yayınlarında bir kısım gazeteler açıklamalarından bahsetmiştir.
Tekzipten hiç bahsetmeyen bir gazete muhabirine Basın Konseyi tarafından
“uyarma” cezası verilmiştir.
Diğer yandan, iddianamede AK Parti İstanbul
Milletvekili Egemen Bağış’ın açıkça “Bu benim düşüncem. Partimin düşüncesini
soruyorsanız, henüz bu konuyu konuşmadık” şeklinde ifade ettiği kişisel
görüşleri adeta partimizi bağlayan beyanlar olarak gösterilmiştir (s.98). Bağış
bu konuşmanın bazı kısımlarını tekzip ettiği ve tekzip metni 7 ve 8 Şubat 2008
tarihli basın ve yayın organlarında yer aldığı halde iddianamede bu
husus belirtilmemiştir. Aksine, bu konuşmanın bağlamından koparılarak ve
tekzipler dikkate alınmadan, Merve Kavakçı hadisesiyle irtibatlandırılmaya
çalışılması (s.124), iddianamenin deliller açısından zayıflığını ve kurgusal
boyutunu gösteren diğer bir çarpıcı örnektir. Başsavcı esas hakkındaki
görüşünde Egemen Bağış’ın bu sözleri söylediğine ilişkin bir ses kaydından
bahsetmekle birlikte, ekte sunulan deliller arasında buna dair bir kayıt
bulunmamaktadır.
İddianamede, bir televizyon programında “AKP'nin Merkez
Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Böhürler ile Meclis Anayasa Komisyonu
Başkanı Burhan Kuzu arasında geçen konuşmada, Ayşe Böhürler’in türbanlı olarak
hukuk öğrenimini bitirmiş bir kadının yargıçlık yapmasını savunduğu, bu
doğrultudaki önerilerini Burhan Kuzu’nun, ‘Acele etmeyin ona da sıra gelecek’
diye yanıtladığı” şeklindeki ifadelere yer verilmiştir (s. 95).
Bu iddia da tamamen gerçek dışıdır. Burhan Kuzu, hiçbir
yerde böyle bir açıklama yapmamıştır. Bu konuda yayınlanan gazete haberlerine
itibar etmek yerine, söz konusu televizyon programının kasetleri izlenmiş
olsaydı, iddianamede bu asılsız sözlere yer verilmezdi. Nitekim Kuzu, hakkında
bu yönde çıkan gazete haberlerini tekzip etmiş ve bu tekzip yazısı daha önce bu
yanlış haberi yayınlayan gazetelerin köşe yazarları tarafından da
yayınlanmıştır. Başsavcı esas hakkındaki görüşünde Burhan Kuzu’nun söz konusu
televizyon programında “susmak suretiyle” başkasının söylediği sözü
onayladığını söyleyerek, iddianamedeki ithamının yanlış olduğunu itiraf etmektedir.
Ancak ne yazık ki Başsavcı, Burhan Kuzu’nun susmasından bile bir anlam
çıkararak suçlamasını sürdürmektedir. Bir hukuk devletinde kişilerin susmasını
bile hukuka aykırı gören bir zihniyet hak ve özgürlükler bakımından endişe
vericidir.
Aynı şekilde, iddianamede partimiz Gaziantep
Milletvekili Fatma Şahin’in “kamuda türban takılması” hakkında beyanda
bulunduğu ileri sürülmüştür. (s.97). Ancak, Fatma Şahin’in konuşması bazı basın
organlarında tamamen çarpıtılarak yer almıştır. Şahin, daha sonra “kamuda çalışanların
başörtüsü takması gerektiğine ilişkin bir düşüncesi ve çalışmasının olmadığını”
açıkça belirtmiş ve bu konudaki düzeltmeler farklı basın organlarında yer
almıştır. Ne yazık ki, bu düzeltmeler de iddianamede yer almamıştır.
Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde Fatma Şahin’in sonradan böyle bir sözünün
olmadığını açıklamasının hiçbir değeri olmadığını iddia etmektedir. Fatma Şahin
böyle bir ifadesinin bulunmadığını belirtmek için tekzipte bulunmanın dışında
acaba daha ne yapabilirdi? Bu tekzibe rağmen ne yazık ki Başsavcının önyargısı
değişmemiştir. Bu durum bize Einstein’ın “önyargıları yıkmak atomu
parçalamaktan daha zordur” sözünü hatırlatmaktadır.
İddianamede Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın; 2004 yılı
Nisan ayında Almanya’da Frankfurter Allgemeine gazetesine verdiği demeçte “Eğer
bir kadın kapanması gerektiğini düşünüyorsa, bu konuda bir demokrat olarak
sadece şunu söyleyebilirim: buna hakkı var…Türban takılması, kamu
kuruluşlarında mümkün olabilir…Bizim kadınlara kendi kurallarımızı zorlamaya
hakkımız yok. Aksi halde bir yan konudan büyük sorun yaratırız” dediği
ileri sürülmektedir. (s. 89). Oysa Mehmet Aydın bu sözleri Almanya’da o tarihte
yaşanan başörtüsü tartışmaları hakkında söylemiştir. Mehmet Aydın’a Almanya’da
adı geçen gazete muhabiri, “Berlin’de başını örterek devlet okulunda derslere
giren öğretmen nedeniyle Almanya’da yoğun şekilde İslami başörtüsü
tartışılmaktadır. Hicap (başörtüsü) İslamcı aşırılığın bir simgesi midir?”
şeklinde sorular yöneltmiştir. Aydın’ın iddianamede yer verilen sözleri bu
soruya verilen bir cevap olup, Türkiye’deki sorunla ilgisi yoktur.
Diğer yandan, iddianamede Konya'nın Seydişehir
Belediye Başkanı İbrahim Halıcı’nın ''İnşallah bütün okullar imam hatip
olacak'' dediği, ileri sürülmektedir (s.105). Sadece Cumhuriyet gazetesinde yer
alan bu iddia tamamen asılsızdır. İddianamedeki bu söz, İbrahim Halıcı’nın
konuşmasını haber yapan 30 Mart 2008 tarihli çok sayıdaki yerel gazetenin
hiçbirinde yer almamıştır. Buna rağmen Başsavcılığın esas hakkındaki görüşünde
hala bu iddiasını sürdürmesi anlaşılır gibi değildir.
4. Yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunan sözler delil
olarak kullanılamaz
Yasama sorumsuzluğu kapsamında
bulunan beyanları nedeniyle milletvekillerinin Anayasanın açık hükmü ile mutlak
olarak sorumsuz kabul edilmesi karşısında, bunlardan dolayı beş yıllık parti
yasağı ve milletvekilliğinin düşmesi gibi yaptırımların uygulanmasının
istenmesi Anayasanın 83 üncü maddesinin amacıyla bağdaşmaz.
Yasama sorumsuzluğu,
milletvekillerinin yasama faaliyetlerini yürütürken açıkladıkları
düşüncelerinden ve verdikleri oylardan dolayı sorumlu tutulamamalarını ifade
eder. Anayasanın yasama sorumsuzluğuna ilişkin hükmüne göre, “Türkiye Büyük
Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste
ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi
üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında
tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar”. (m.83/1).
Yasama sorumsuzluğunun amacı, milletvekillerinin Meclis
çalışmalarındaki oy, söz ve düşünce açıklamalarından mutlak manada sorumsuz
tutulmasıdır. Demokrasilerde yasama sorumsuzluğu, milletvekillerinin hiçbir
şekilde hukuksal bir engellemeyle karşılaşmaksızın düşündüklerini özgürce ifade
etmek için getirilmiş önemli bir güvencedir. Böylece milletvekilleri kendileri
ya da mensup oldukları parti bakımından her hangi bir yaptırıma maruz
kalmayacakları güvencesiyle yasama faaliyetlerine “özgür iradeleri” ile
katılabileceklerdir.
İddianamede yasama sorumsuzluğu kapsamındaki oy verme
ve yapılan konuşmaların kapatma davasında delil olarak sunulması yasama
sorumsuzluğunu temelden zedelemektedir.
Milletvekilinin konuşmasından dolayı, her ne kadar bir
ceza davasında yargılanması durumu söz konusu değilse de, bu konuşmalarla
partisinin kapatılabilmesi yasama sorumsuzluğunun amacı ile açıkça
çelişmektedir. Nitekim yapmış olduğu konuşmadan dolayı partisinin kapatılmasına
sebebiyet veren milletvekilinin aynı zamanda hem milletvekilliği sona ermekte,
hem de bu tarihten itibaren beş yıl bir başka partinin kurucusu, üyesi,
yöneticisi ve deneticisi olamama biçiminde bir yaptırım uygulanmaktadır. Oysa
yasama sorumsuzluğu, tamamen yasama faaliyetleri ile ilgili bu biçimdeki
cezalandırmalara karşı da milletvekillerini koruyan bir güvence niteliğinde
olmalıdır.
Anayasa
Mahkemesi de yasama sorumsuzluğunun milletvekillerine sağladığı güvenceyi bir
kararında şu şekilde ifade etmektedir: “Milletvekilinin, yasama işleriyle
ilgili olarak Meclis'te kullandığı oylar, söylediği sözler, ileri sürdüğü
düşünceler nedeniyle yasama organı dışında herhangi bir makam tarafından
sorumlu tutulamaması anlamına gelen ve 83. maddenin birinci fıkrasında yer alan
‘sorumsuzluk’un amacı, ulusal iradenin tam bir serbestlikle açıklanmasıyla
birlikte görevin tam bağımsızlıkla yerine getirilmesinin güvenceye alınmasıdır…
Sorumsuzluk, cezalandırılmamayı; dokunulmazlık ise ertelemeyi amaçlamaktadır.
Anayasal konum gereği sağlanan bu güvence, yasama organı üyeleriyle öbür
görevliler ve yurttaşlar, dolayısıyla yasama organı üyesi olmayan partililer
arasında bir fark yaratmaktadır.” (E. 1986/13, K.1987/12, K.T. 22.5.1987).
Milletvekillerinin, yapmış oldukları konuşmalar ve
açıklamış olduğu düşüncelerinden dolayı partilerinin kapatılabileceğini,
milletvekilliklerinin düşeceğini ve beş yıl siyasi parti yasağına maruz
kalabilecekleri endişesini taşımaları durumunda, yasama faaliyetlerine özgür
iradeleriyle katılabileceklerini düşünmek mümkün değildir. Bu da sonuçta yasama
faaliyetlerinin layıkıyla yerine getirilmesini engelleyecektir. Başka bir
ifade ile partili milletvekillerinin konuşmaları, partilerinin kapatılmasında
gerekçe olarak kullanıldığı takdirde, yasama sorumsuzluğunun pratikte bir
anlamı kalmayacaktır.
Ayrıca parti kapatma davalarında yasama sorumsuzluğunun
dikkate alınmaması, partili milletvekillerinin ifade özgürlüğünün bağımsız
milletvekilleriyle karşılaştırıldığında eşitsiz biçimde kısıtlanması sonucunu
doğuracaktır. Bu durum da demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları
olarak nitelendirilen siyasi partilerin özel olarak cezalandırılması anlamına
gelecektir.
Bu nedenle Anayasanın 69 uncu maddesindeki beş yıllık
siyasi parti yasağı, 84 üncü maddedeki milletvekilliğinin düşmesi ile 83 üncü
maddedeki sorumsuzluk hükümlerinin birlikte değerlendirilerek uyumlu bir yoruma
tabi tutulması zorunludur. Böyle bir değerlendirme sonucunda da, 83 üncü
madde hükmünün daha “özel” bir hüküm olarak diğerleri karşısında üstün
tutulması gerekir.
Kaldı ki, iddianamede partimiz milletvekillerine atfen
yer verilen beyanların tamamı, yasama sorumsuzluğu güvencesini gerektirmeyecek
şekilde ifade özgürlüğü kapsamındadır. Bu nedenle iddianamedeki anlayışa göre
yasama sorumsuzluğu tamamen tersine sonuçlar verecek biçimde işletilmeye
çalışılmakta ve bu bakış açısına göre normalde suç olmayan konuşmalar,
milletvekilleri tarafından yapıldığında partinin kapatılmasına ve böylece
milletvekilinin beş yıl siyasi faaliyet yasağı ile cezalandırılmasına yol
açabilmektedir.
Bu bağlamda iddianamede yer alan ve Başsavcının siyasi
parti özgürlüğüne bakış açısını özetleyen şu ifade bu özgürlüğü tamamen
güvencesiz hale getirmektedir: “Hukuk düzeninin suç olarak öngörmediği eylem,
bu eylemin bir siyasi parti tarafından veya siyasi parti aracı kılınmak yoluyla
işlenmesi durumunda, yarattığı ve kaçınılmaz olarak yaratacağı sonuçları
gözetildiğinde, siyasi parti için yasaklama gerektirebilir. Eylemin suç olarak
düzenlenmemesi, o eylemin hiçbir biçimde kınanamaması sonucunu
doğurmaz.”(s.22). Öncelikle belirtilmelidir ki, bir eylemin siyaseten
eleştirilmesi ya da kınanması ile eylemin kapatma davasında delil olarak
kullanılması birbirinden çok farklı sonuçlar doğurur. Bu biçimdeki ayırıma
özellikle dikkat edilmelidir. Bir eylemin kınanabilir nitelikte olması onun
hukuken de müeyyideye tabii olduğu anlamına gelmez. Siyasi alanda yaşanan
tartışmalara yönelik kınama biçimindeki tepkiler siyasi alanın aktörlerince
ortaya konulabilir. Ancak, siyasi alandaki bu tartışmaların etkisinde kalarak
bir siyasi partinin hukuken müeyyidesi olmayan bir eylemden dolayı kapatılmasını
talep etmek iddianamenin, hukuki değil, siyasi endişelerin etkisinde kalınarak
hazırlanmış olduğunu teyit etmektedir.
5.
Partinin kurulmasından önceki söz ve eylemler partimize isnat edilemez
İddianamede ve esas hakkındaki görüşte AK Parti’nin kurulmasından
önceki dönemlere ait açıklamalara da yer verilmiştir. Bu açıklamaların laikliğe
aykırı olup olmadığı sorunu bir yana, kapatma davasına konu edilen partiyi
bağladığı da ileri sürülemez.
Bir siyasi partiye isnat edilebilecek söz ve
eylemlerin, zorunlu olarak bu siyasi partinin kurulduğu tarihten sonraki döneme
ait olması gerekmektedir. Oysa iddianamede aksi bir durum hiçbir hukuki
dayanağı olmaksızın kabul ettirilmeye çalışılmakta ve aynen şu ifadeye yer
verilmektedir: “Kapatma davasına konu edilen eylemlerin işlendiği tarihlerin
bir önemi bulunmamaktadır. Eylemlerin üzerinden ne kadar süre geçse de, bu
eylemlere, ‘odaklığın’ ortaya konulması yönünden iddianamede dayanılması
olasıdır” (s.22). Siyasi partinin kurulmadan önceki bir dönemde kişilerin
söylediği sözlerinden dolayı o partiyi sorumlu tutan bir yaklaşım, hukuk
devleti ilkesinin ihlali anlamına gelmektedir.
Bir partinin kurulmasından yıllar önce yapılmış
açıklamaların bu partiye isnat edilmesi ve partinin kapatılmasında gerekçe
olarak kullanılmak istenmesi “hukukun genel ilkeleri, hukuk devleti ve hukuk
devletinin unsurlarından olan “hukuki güvenlik” ilkesine açıkça aykırıdır.
İddianamede (s.31-33), özellikle Başbakanın AK Partinin kurulmasından yıllar
önce söylediği ileri sürülen bazı sözleri ön plana çıkarılarak, Anayasa
Mahkemesi üyelerinde psikolojik bir etki meydana getirilmek istenmektedir. Bu
sözlerin, söylenip söylenmediği bir yana, yıllar sonra kurulan bir partiyi
bağlamayacağı açıktır ve kapatma gerekçesi olarak kullanılması sorumluluk
hukuku prensiplerine kesin olarak aykırıdır.
İddianamedeki bu yaklaşım, siyaset kurumunun ve
siyasetçilerin üzerinde, adeta beşikten mezara kadar süren bir sorumlu tutma
zihniyetini yansıtmaktadır. Hukukta “süre” denen bir kavramı tanımayan bu
yaklaşımın hukukun genel ilkelerine aykırı olduğu açıktır.
Kaldı ki, siyasi parti kurulmadan önce yapılan
konuşmaların ifade özgürlüğü kapsamında olduğu da bir gerçektir. Nitekim bu
durum yargısal süreç sonucunda teyit edilmiştir. Örneğin AK Parti milletvekili Ömer
Dinçer’in, partimizin kurulmasından yıllar önce, 1995 yılında, bir
bilimsel sempozyumda sunduğu bildiriden dolayı yapılan ceza soruşturmasında
Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı
vermiştir. 7.6.2004 tarihli bu kararda söz konusu bildirinin ifade özgürlüğü
kapsamında olduğu şu şekilde vurgulanmıştır:
“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘ifade
özgürlüğü’ başlığını taşıyan 10. maddesinde herkesin görüşlerini açıklama ve
anlatım özgürlüğüne sahip olduğu belirtilerek, bu hakkın kanaat özgürlüğü ile
kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber
veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerdiği belirtilmiş, sözleşmenin
uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da açıkça
şiddet ve şiddete çağrı içermeyen her türlü düşüncenin ifade özgürlüğü
kapsamında kabul edildiği vurgulanmıştır.
Suç ihbarı dilekçesine ekli ‘Bilgi ve Hikmet’ isimli
derginin Güz/1995 tarihli 12. sayısında neşredilen konuşma metninin kül olarak
değerlendirilmesi neticesinde belirtilen konuşmanın şiddete çağrı ve suç
işlemeye tahrik içermemesi, ifade özgürlüğü kapsamında kalması nedeniyle,
TCK’nun 146/2, 311, 312/1–2 maddelerinde düzenlenen suçların unsurlarının
oluşmadığı anlaşılmakla;
Müsnet fiillerle ilgili olarak sanık hakkında TAKİBAT
YAPILMASINA MAHAL OLMADIĞINA… karar verildi.” (E.2004/128, K.2004/23, K.T. 07.
06. 2004)”.
Benzer şekilde, iddianamede Milli Eğitim Bakanı Hüseyin
Çelik’in, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" adlı
kitabındaki düşünceleri de “delil” olarak sunulmaktadır (s.73). Oysa bu kitabın
içinde yer alan ve davada delil olarak gösterilen makale, ilk olarak partimizin
kurulmasından yıllar önce, 1994 yılında bir dergide yayınlanmıştır.
Yayınlandığı tarihten itibaren hiçbir yargısal takibata konu olmayan ve zaten
ifade özgürlüğü kapsamında bulunması nedeniyle Anayasaya da aykırılık taşımayan
görüşler, Cumhuriyet gazetesinin 2.10.2003 tarihli nüshasında haber yapıldıktan
sonra iddianameye dâhil edilmiştir.
Hukuk devletinde, yıllar
önce yapılmış konuşmaların, konuşmayı yapanın iradesi dışında yeniden
yayınlanması, bu konuşmaları bugün yapılmış konumuna getirmez. Her hangi bir
parti üyesinin, partinin kuruluşundan önceki beyanları partiye isnat edilemez.
Bu beyanların, partinin kuruluşundan sonra yazılı veya görsel basın tarafından
tekrar edilmesi dahi aynı ilkeye tabidir.
6. Parti üyesi olmayan kişilerin söz ve faaliyetleri
partimiz aleyhine delil olarak kullanılamaz
İddianamede, “parti üyeliğinden ayrılanların fiil ve
söylemleri de partiye isnat edilebilir. Bu anlamda Abdullah Gül’ün, parti
kurucu üyesi, başbakan, başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olarak eylem ve
beyanları da partiye yüklenebilecektir” (s.24) denmekte ve esas hakkındaki
görüşte de bu iddia tekrarlanmaktadır (s.31).
Kapatma davasının açıldığı tarih itibariyle partiyle
hukukî ve fiilî bağı kalmamış olanlar için yaptırım uygulanması ve bunlara
isnat edilen fiillerin siyasî partinin kapatılması talebine gerekçe
gösterilmesi, ancak kanunda bu yönde açık bir hüküm bulunmasına bağlıdır ki,
Anayasada da Siyasi Partiler Kanununda da böyle bir hüküm bulunmamaktadır.
Böyle bir düzenleme bulunmadığı gibi, Anayasanın 69
uncu ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 95 inci maddelerinde yer alan
düzenlemeler de, dava açılmadan önce partiyle hukukî bağı kalmamış olanlar için
siyaset yasağı talep edilemeyeceğini ve bunlara isnat edilen fiillerin siyasî
partinin kapatılması talebine gerekçe gösterilemeyeceğini ortaya koymaktadır.
Anılan hükümlere göre ilgililer hakkında yaptırım
uygulanabilmesi için, bunların, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından
Anayasa Mahkemesi nezdinde dava açıldığı tarihte ilgili siyasî partinin üyeleri
olmaları gerekmektedir. 95 inci maddenin “Kapatılan siyasî partiler ve
mensuplarının durumu” şeklindeki başlığı da, siyasî parti mensubu olmayanlar
hakkında bu maddenin uygulanamayacağını göstermektedir.
Bu itibarla, kapatma davası açılmadan önce
Cumhurbaşkanı seçilen kişinin, kapatılması istenen siyasî partiyle hukukî ve
fiilî bağı kalmadığından, dolayısıyla siyasi parti mensubu olmasından söz
edilemeyeceğinden, iddianamenin sözü edilen bölümleri dayanaktan yoksundur.
İddianame kamu görevlilerinin fiillerinden dolayı da
partimizi sorumlu göstermektedir. Buna göre, “devlet kadrolarında yer alan
anılan görevlilerin (Müsteşar, Müsteşar yardımcısı, genel müdür, vali,
kaymakam, baştabip, belediye başkanı, okul müdürü, vb.) eylemleri de, siyasi
partinin bakış açısına ve bunun da bir gereği olarak ortaya çıkması ve
biçimlenmesi nedeniyle siyasi partiye isnat edilmesi gerekmektedir.” (s.155).
Parti üyesi olmayan kamu görevlilerinin beyan ve
eylemlerinden dolayı da, iktidarda olsalar bile, parti ya da partililer sorumlu
tutulamaz. Aksi düşünce Anayasamızda da ifadesini bulan (m.38) “cezaların
şahsiliği ilkesi” ile bağdaşmaz. Kaldı ki, bir siyasi partinin kimlerin
eylemlerinden sorumlu olacağı Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında
tadadi olarak sayılmış olup bunlar arasında parti üyesi olmayan kamu
görevlileri bulunmamaktadır.
Öte yandan, kamu görevlileri, işledikleri bir suç
varsa, bunlardan dolayı şahsi olarak ceza kovuşturmasına ya da disiplin
soruşturmasına maruz kalırlar. Keza kamu görevlilerinin hukuka aykırı
işlemlerinin de idari yargı aracılığıyla denetlenmesi mümkündür.
İddianamede, örneğin, Yükseköğretim Kurulu (YÖK)
Başkanının üniversitelerde kılık kıyafet özgürlüğü hakkındaki açıklamaları ve
bu konuda Anayasa hükümlerine göre işlem yapılması yönünde üniversite
rektörlerine gönderdiği yazı, “kanun dışı eylem” olarak nitelendirilmiş (s.124)
ve partimizin “Anayasaya aykırı eylemleri arasında” sayılmıştır. Halbuki, YÖK
Başkanı 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 6 ncı maddesine göre Cumhurbaşkanı
tarafından doğrudan atanmaktadır. Her şeyden önce, YÖK Başkanının anılan
faaliyetlerinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Kaldı ki bulunsa da, bundan
dolayı AK Parti hükümeti sorumlu tutulamaz. Aksi halde, AK Parti hükümetleri
döneminde görev yapan bütün YÖK başkanlarının faaliyetlerinden de hükümeti
sorumlu tutmak gerekirdi.
Başsavcı esas hakkındaki görüşünde, üst düzey bazı kamu
görevlilerinin laiklik karşıtı eylem, söz ve yazıları nedeniyle bu görevlere
getirildikleri gibi, hem hükümetimiz hem de bu kamu görevlileri bakımından asla
kabul edilemeyecek akıl almaz bir iddiaya yer vermektedir. Bu iddiayı ispat
edecek en küçük bir delil sunulamamış olması, masumiyet karinesinin keyfi bir
şekilde ihlal edildiğini ortaya koymaktadır. Yine Başsavcı, YÖK Başkanı
hakkında, bir bakan ve bürokratlar arasında geçen konuşmalardan bahisle,
icraatlarının hükümetten bağımsız olmadığını iddia etmektedir. Bu tür siyasi
magazin konularının asgari bir ciddiyete sahip olması gereken bir hukuki
metinde yer alması talihsizliktir. Öte yandan, her ne kadar özerk de olsa
yürütme içinde yer alan Yükseköğretim Kurulu’nun faaliyetlerinde hükümetle
işbirliği halinde çalışmasında yadırganacak bir husus bulunmamaktadır.
Vali ve kaymakamlar gibi kamu görevlilerinin
icraatlarından dolayı iktidar partisinin sorumlu tutulabileceğine dair
Başsavcılık görüşü de, parti-devlet özdeşliğinin geçerli olduğu tek parti
döneminin anlayışını yansıtmaktadır. Bilindiği gibi, 1935’ten sonra Türkiye’yi
yöneten siyasi partinin Genel Sekreteri İçişleri Bakanlığı, il başkanları
valilik, ilçe başkanları da kaymakamlık görevlerini yerine getirmekteydiler. Bu
durum artık geride kalmıştır. Günümüzde parti üyesi olmayan kamu görevlilerinin
beyan veya işlemlerinden dolayı siyasi partiler, iktidarda olsalar bile,
sorumlu tutulamazlar. Bu görevlilerin atanmasına dair işlemler ve atamadan
sonra da görevlilerin işlem ve eylemleri yargı denetimine açıktır. Dolayısıyla,
Hükümetin atamalarında ve bu görevlilerin işlemlerinde hukuka aykırı bir durum
varsa, bunun yargısal denetimi zaten yapılabilmektedir. Kaldı ki, kamu
görevlilerinin iddianamede yer verilen beyan ve faaliyetlerinde de laikliğe
aykırı sayılabilecek bir eylem bulunmamaktadır.
Bir an için bir hükümetin kamu görevlilerinin eylem ve
işlemlerinden dolayı “siyasi” olarak sorumlu olabileceği düşünülse bile,
hükümetlerin siyasi sorumluluğu ile partilerin hukuki sorumluluğunu birbirine
karıştırmamak gerekir. Hükümetlerin siyasi sorumluluğu ancak TBMM içinde
işletilebilen “gensoru” gibi denetim mekanizmalarının harekete geçirilmesiyle
mümkün olur. Seçimler de hükümetlerin halka hesap verdikleri bir diğer siyasi
yöntemdir. Halbuki, partilerin Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesi hukuki
bir süreçtir ve kapatma yaptırımı da hukuki bir sonuçtur. Dolayısıyla,
hükümetlerin siyasi sorumluluğu kapsamındaki konuların siyasi partilerin hukuki
denetimi sürecine dâhil edilemeyeceği açıktır.
22 Temmuz 2007 seçimlerinde partimizden milletvekili
seçilen Ömer Dinçer’in yıllar öncesine ait bazı sözlerinin partimiz aleyhine
delil olarak sunulması ve bu milletvekilimiz hakkında parti yasağı istenmesi
ise birçok bakımdan hukuka aykırıdır. Herşeyden önce, yukarıda açıklandığı
üzere Ömer Dinçer’in söz konusu ifadeleri nedeniyle hakkında takipsizlik kararı
verilmiştir ve bu ifadelerde laikliğe aykırılık bulunmamaktadır. Öte yandan,
Ömer Dinçer’in bu açıklamaları partimizin kurulmasından yaklaşık on yıl önce
yapılmıştır. Ayrıca, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde siyasete giren Dinçer hakkında
o tarihten itibaren laikliğe aykırı en küçük bir söz ya da eylem Başsavcılık
tarafından ileri sürülememiştir. Kapatılması istenen bir siyasi partinin kurulmasından
yıllar önce söylenen bir sözden dolayı bu kişi hakkında parti yasağı talep
edilmesi hukuk tarihine geçecek ibretamiz bir olaydır.
İddianamede, “Adalet ve Kalkınma Partisi Konya
Milletvekili Halil Ürün’ün danışmanlığını yürüten Ahmet Şükrü
Kılıç’ın; türbanlı olduğu için 28 Şubat döneminde görevine
son verildiği bildirilen eşi Nilgün Kılıç’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin
2003 Yılı Kasım ayında yapılan büyük kongresinde MKYK üyeliğine seçilmesini “işte
28 Şubat’ın rövanşı diye ben buna derim” (s.105) ifadesine yer verilerek,
Kılıç’ın bu sözlerinden partimiz sorumlu tutulmaktadır. Başsavcılığın bu
iddiası da birçok bakımdan gerçek dışı ve hukuka aykırıdır. Birinci olarak,
Ahmet Şükrü Kılıç bu sözleri
söylememiştir. Kaldı ki söylemiş olduğunu varsaysak bile, yoğun insan hakları
ihlallerinin yaşandığı 28 Şubat sürecine yönelik bir eleştirinin neden
“laikliğe aykırı bir eylem” olarak nitelendirildiğini anlamak mümkün değildir.
İkinci olarak, partimize üye olmayan Ahmet Şükrü
Kılıç’ın bu sözlerinden partimizin sorumlu tutulması
cezaların şahsiliği ilkesi ve sorumluluk hukukuna aykırıdır. Üçüncü olarak,
parti üyesi olmayan Ahmet Şükrü Kılıç
hakkında parti yasağı istenmesi de cezaların şahsiliği ilkesi ve sorumluluk
hukukuna aykırıdır. Kendisi değil eşi parti üyesi olan bir kişinin sözlerinden
dolayı partimizi sorumlu tutan ve söz konusu kişi hakkında parti yasağı isteyen
Başsavcılık bu yaklaşımıyla hukuk devletine aykırılıkta doruğa çıkmaktadır. Öte
yandan hiçbir zaman partimizin üyesi olmamış bir kişiyi “eş durumundan sorumlu”
tutarak hakkında parti yasağı istemek, hiçbir yerde ve hiçbir zaman benzeri
görülmemiş bir hukuk garabetidir. Başsavcılığın mantığına göre sadece
partililerin değil parti mensuplarının tüm akraba ve hısımlarının söz ve
davranışlarından dolayı partimiz sorumlu tutulabilecektir.
7. Partimizin benimsemediği söz ve faaliyetler partimiz
aleyhine delil olarak kullanılamaz
İddianame ve esas hakkındaki görüşte
parti yetkililerinin benimsemediği konuşmalar delil olarak yer almıştır. Parti
üyelerinin söylem ve eylemlerinin kapatma davasında ilgili siyasi parti
açısından odak olmada kullanılabilmesi için parti yetkililerinin bunları
benimsemesi şarttır.
Öte yandan, bir partilinin Anayasaya aykırı bir tutum
içinde olduğunun ileri sürülebilmesi için münferit ya da bağlamından koparılmış
söz ve eylemler yeterli olamaz. Siyasi parti üyesi veya yetkilisi olan kişinin
tutumunu belirleyebilmek için, söz ve eylemlerin bütünsel bir biçimde ele
alınması ve aynı konuda far |