Ana Menü
| ANASAYFA |
| MAGAZİN |
| MODA&TREND |
| TEKNOLOJİ |
| MÜZİK |
| GENEL BİLGİLER |
| SRC ve PSİKO-TEKNİK |
| YABANCI DİLLER |
| BİLGİSAYAR |
| CEPTELEFONU |
| MULTİMEDYA |
| FOTOĞRAF&KAMERA |
| MARKALAR |
| ÖDEVLER-TEZLER |
| DUYURULAR |
| İLETİŞİM |
| İDO |
| RAMAZAN |
| www.akparti.org.tr Ak Partinin Anayasa Mahkemesine Verdiği Kapatma Davası Savunmasının Tam Metni |
|
ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA
Esas No: 2008/1 (SP
Kapatma)
CEVAP
VEREN
: Adalet ve
Kalkınma Partisi
KARŞI
TARAF
: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
KONU
: Esas
hakkında cevaplarımız. GİRİŞ
İlk cevabımızdaki tüm tespit ve hatırlatmalara rağmen
iddia makamı, önyargılı ve ideolojik tutumunu maalesef esas hakkındaki görüşünde
de ısrarla devam ettirmiştir. Tıpkı iddianame gibi, esas hakkındaki görüş de
baştan sona “emperyalizm”, “ihanet”, “irtica”, “mürteci”, “din tacirleri”,
“tertipçi”, “sömürgeci”, “mandacı”, “işbirlikçi”, “gerici”, “iç ve dış odaklar”
ve “siyasi hegemonya projesi” gibi hukuken tanımlanması imkansız ve fakat belli
bir siyasi/ideolojik tavrı yansıtan kavramlarla doludur.
Tarihi yorumlamak veya tarihi yargılamak, hiçbir
kapatma davasının konusu olamaz. İddia makamı, delil yokluğunun ortaya koyduğu
çaresizliği ve açığı, tarihe subjektif atıflar yaparak gidermeye çalışmaktadır.
Ak Parti’nin doğuş tarihi ve illiyetin kurulabileceği zamanın başlangıcı
bellidir: 14 ağustos 2001 . Hukuk, kapatma davasında, zaman tünelini siyasal
partinin tüzel kişilik kazandığı tarihten geriye işletecek bir mantığı açıkça
reddetmektedir.
Cumhuriyetimizin yakın tarihinde yaşanmış ve çoğunun
üzerindeki sır perdesi hala aralanmamış olan 12 Eylül 1980 öncesinin siyasi
çatışma ortamında yaşanan elim hadiseleri, siyah – beyaz keskinliğiyle
açıklamaya çalışan indirgemeci yaklaşımla tanımı belirsiz ve soyut bir “irtica
tehlikesinin mevcudiyeti ve yakınlığı”na delil olarak göstermek anlaşılır gibi
değildir. Daha da önemlisi, partimiz hakkında açılan bir kapatma davasında bu
olaylara gönderme yapmak ve tehlikenin bugün de mevcudiyetini vurgulamak
suretiyle, “negatif imaj” oluşturmaya çalışmak, hukuk etiği ile de
bağdaşmamaktadır. Kısacası, tarihi sürekli kötüden iyiye doğru giden düz bir
çizgi olarak gören ve karmaşık toplumsal olayları da kategorik genellemelerle
açıklamaya çalışan bu pozitivist yaklaşım, hukuk alanında telafisi imkansız
sonuçlara yol açabilmektedir.
Diğer yandan, altında “YARSAV Yönetim Kurulu” yazan bir
kağıdın iddianamenin ekleri arasında çıkması, “toplama” delillerle şişirilerek
özensiz ve düzensiz bir şekilde kaleme alınan iddianamenin siyasi mülahazaları
yansıtan bir metin niteliğinde olduğunun bir başka göstergesidir. İddianamede
Talim ve Terbiye Kurulu’nda kadrolaşmaya gidildiği yönündeki iddianın delili
olarak sunulan gazete haberinin “YARSAV Yönetim Kurulu” imzasını taşıyan bir
kağıdın arka tarafına yapıştırılmış olması manidardır. Partimize ve hükümet
politikalarına karşı tavırlarıyla bilinen YARSAV’a ait kağıtların partimiz
hakkında kapatma talebinde bulunan bir iddianamenin ekinde neden ve nasıl yer
aldığını biz anlayabilmiş değiliz. Ne ilginç tesadüftür ki, “Tüzüğümüzde
özellikle vurgulandığı üzere YARSAV siyaset dışı ve üstüdür” ifadesine de yer
veren “YARSAV Yönetim Kurulu” imzalı bu yazı bir siyasi partinin kapatılması
talebiyle düzenlenen iddianamenin ekleri arasında çıkmaktadır.
Başsavcılığın partimiz aleyhine kullandığı delillere
ait belgelerden birisinin YARSAV’a ait bir yazının arkasına yapıştırılmış
olması, bu delilin YARSAV’da oluşturulduğu izlenimini vermektedir. “Birliğimizi
kapatma hükmü taşıyan taslak her şeye rağmen kanunlaştığı takdirde yasal
haklarımız kullanılacak, Anayasanın 90/son maddesi uyarınca tüzel kişiliğimiz
devam edecektir” ifadesine de sözkonusu yazıda yer vererek, yasayla dahi kapatılamayacağını
ileri süren YARSAV’ın partimizin kapatılması için delil oluşturma sürecine
katkıda bulunduğu anlaşılmaktadır. Başsavcının Anayasa Mahkemesi önünde bu
durumu nasıl açıklayacağını doğrusu merak ediyoruz.
Aynı şekilde, Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
Erdoğan ile ilgili olarak iddianamede yer alan 46 nolu iddianın delilleri
arasında bulunan bir gazete kupürünün üzerinde el yazısıyla “RTE röportajı”
şeklinde bir ifadenin bulunması da, delillerin siyasi yaklaşımla toplandığını
göstermektedir. Türkiye’de bazı köşe yazarlarının Başbakanı sözde tahfif için
kullandıkları jargonun iddianame eklerinde el yazısıyla kullanılması
düşündürücüdür.
Son olarak, Başsavcılığın özellikle esas hakkındaki
görüşünü okuduktan sonra, tasavvur ettiği toplum modeli hakkında dehşete
düşmemek mümkün değildir. Farklılıkları düşman olarak gören, çoğulculuğa, çok
partili yaşama, siyasi partilere, sivil toplum kuruluşlarına, aydınlara, din
adamlarına ve üyesi bulunduğumuz uluslararası kuruluşlara kuşkucu ve komplocu
bir bakış açısıyla karşı karşıyayız. Demokrasiyle laikliği bir araya getiren
“demokratik laiklik” kavramından bile rahatsızlık duyan bir anlayışın, ne
demokrasiyi ne de laikliği koruması mümkündür.
Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi, hakkımızda açılan
kapatma davası hukuki gerekçelere değil önyargının beslediği siyasi
mülahazalara dayanmaktadır. Gerçekte olup bitenle hiçbir alakası olmayan iddia
ve ithamlardan oluşan iddianame ve esas hakkındaki görüş, partimizi ve onun
şahsında milletimizin hür iradesini tasfiye etme projesinin bir parçasıdır. İlk
cevabımızda, bu davanın siyasi bir dava olduğunu ayrıntılı bir şekilde
açıklamıştık. Esasa ilişkin bu cevabımızda da davanın, hukuki mesnetlerinin
bulunmadığını ortaya koya İDDİA MAKAMININ DEMOKRASİ
VE LAİKLİK YORUMU EVRENSEL ANLAYIŞLA BAĞDAŞMAMAKTADIR
İlk cevabımızda ifade ettiğimiz gibi, bu davanın
temelinde partimizin demokrasi ve laiklik anlayışının Başsavcının anlayışıyla
bağdaşmaması yatmaktadır. Sözgelimi, Başbakanın laikliğin bireyin değil,
devletin bir niteliği olabileceğine dair sözleri modern laiklik anlayışını
yansıtmasına rağmen, iddianamede laikliğe aykırı olarak kabul edilmiştir. 1.
Partimiz laikliği siyasi ve hukuki bir ilke olarak görmektedir
AK Partinin laiklik anlayışı, çağdaş
demokratik toplumların özgürlükçü laiklik anlayışıyla tamamen uyumlu bir
yaklaşımı yansıtmaktadır. Partimizin savunduğu laiklik anlayışı, başkalarının
temel hak ve özgürlüklerine asla bir tehdit içermemektedir. Laiklik, farklı din ve inançları
sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul ederek, onların bir arada barışçıl
beraberliğini sağlamayı hedefleyen siyasal bir ilkedir. Bu nedenle laiklik
bireyi değil, devleti muhatap alır. Nitekim, Anayasamızın 2 nci maddesinde
laiklik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek
bir niteliği olarak sunulmuştur. Anayasanın 24 üncü maddesindeki din istismarı
yasağının amacı da, esasen devletin laik niteliğinin aşındırılmasını
engellemektir. Devletin temel niteliklerinden biri olarak laiklik, toplumdaki
her türlü inanç ve düşünce karşısında eşit mesafede durmayı gerektirmektedir.
Partimizin bu laiklik anlayışı Anayasanın 2 nci maddesinin gerekçesinde de
ifadesini bulmuştur. Bu maddenin gerekçesine göre “Hiçbir zaman dinsizlik
anlamına gelmeyen lâiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip
olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dinî inançlarından dolayı diğer
vatandaşlardan farklı bir muameleye tâbi kılınmaması anlamına gelir.”
Bu anlamda laiklik, çağdaş demokrasilerin benimsediği
temel ilkelerden biri olan devletin tarafsızlığının din-devlet ilişkilerine
yansımasını ifade etmektedir. Devletin inançlar karşısında tarafsız
kalabilmesi, siyasi ve hukuki düzenini herhangi bir dinin esaslarına
dayandırmaması ile mümkündür. Bu, laik düzende din işleri ile devlet işlerinin
ayrılmasına işaret etmektedir. Kısacası, çağdaş laiklik anlayışı bir yandan
devlet düzeninin dini kurallara dayanmamasını, diğer yandan da devletin
bireylerin sahip olduğu din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye almasını
gerektirmektedir.
Toplumda barışı kurmak ve sürdürebilmek için devletin
laik bir hukuk düzenine, laik bir yönetim cihazına sahip olması şarttır.
İnançlar konusunda tarafsız olan devlet güven verici olur. Farklı inanca
mensup olanların, tarafsızlığından emin olduğu devlet, herkes üzerinde haklı ve
meşrû bir otoriteye sahip olacaktır. Laik devletin gölgesinde iş gören kamu
erki, inanç çatışmalarını peşinen önleyecek meşrû güce ve saygınlığa ve bu
gücün caydırıcılığıyla inançlar dünyasından beslenen bir çok çatışmayı da daha
çıkmadan önleme yeteneğine sahip olacaktır. Egemenliği kullanan erklerin,
bunlar içinde özellikle yargı erkinin altında kalabileceği en ağır töhmet,
inançlar dünyasında taraf olmaktır.
Öte yandan, dinî inanç farklılıklarını barış içinde bir
arada yaşatmak için var olan laiklik, bir inanca dönüşmemelidir. Eğer dönüşürse
bu inanç bu sefer, devlet içinde iktidarı kullanan iki kanat arasındaki
rekabette, bürokrasinin çoğunluk iktidarına karşı silahı haline gelecektir.
Laiklik prensibini zayıflatan ve hukukî değerini yok eden en büyük risk
laikliğin de diğer inançlar karşısına, her ne gerekçe ile olursa olsun
bir inanç olarak çıkartılmasıdır.
Laikliği bir din, bir inanç veya diğer inançları
ortadan kaldırmaya çalışan bir prensip olarak anlamak ve yorumlamak, laik hukuk
düzenine ve toplumsal barışa yönelik en yakın ve ciddi tehlikedir. Kendisine
bir ideoloji veya bir inanç değeri yüklenen laikliğin, devleti inançlar
konusunda tarafsız kılma görevi ortadan kalkmakta ve devlet iktidarını inanç
çatışmalarının tarafı, hatta alanı haline getirmektedir 2.
Başsavcılığın laiklik anlayışı baştan sona problemlidir
Bu davada AK Partiye yönelik iddia “laikliğe karşı
eylemlerin odağı” olmaktır. Bu iddianın doğrulanabilmesi için öncelikle
“laiklik” kavramı konusunda bir sarahatin bulunması şarttır. Nitekim iddia
makamı, bu muhakemeyi yürüterek “laiklikten ne anlaşılması gerektiği” konusunda
yaklaşık 12 sayfa devam eden açıklama ve yorumlarla, korumaya çalıştığı laiklik
prensibini tanımlamıştır. İddianamedeki laiklik tanım ve yorumları baştan aşağı
sorunludur. Bu tanımlar bilimsel değildir, sarahat yoktur, kendi içinde
çelişkilidir, subjektiftir, hukuk standartlarına uygun değildir ve en önemlisi
koruduğunu iddia ettiği laiklik prensibinin kendisine bütünüyle zarar verici
unsurlar içermektedir.
Kendi içinde tutarlılık taşıyan, bilimsel muhakemeye
uygun, toplumsal gerçeklerle ve laik düşüncenin evrensel birikimiyle uyumlu,
herkes tarafından aynı şekilde anlaşılacak ve uyulacak, hukukî standartlar
taşıyan bir laiklik tanımı iddianamede yer almamaktadır. İddianamede laiklik
prensibi değil, laiklik adıyla totaliter bir ideoloji, bir felsefî kanaat ve en
tehlikesi diğer dinî inançlarla rekabet halinde olan bir inanç sistemi
tanımlanmakta ve savunulmaktadır. Bu tanımlamalar bireysel hak ve
özgürlüklere yönelik ciddi ve yakın bir tehdit içermektedir. Çünkü bu
tanımlarda geçen inançlar, bir “yaşam biçimi” olarak dayatılmaktadır. 2.1. Laiklik bir “yaşam biçimi” olamaz
İddianame’de “laiklikten ne anlaşılması gerektiği”
konusunda yapılan ilk açıklama, laikliği bir “yaşam biçimi” olarak
tanımlamaktadır: “Lâiklik, ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin
aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın,
bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar
yaşam biçimidir” (s. 10). Bu tanım laikliği “bir yaşam biçimi” olarak
kavramlaştırmaktadır. Bu tanımlamada yer alan “aklın öncülüğü ve bilimin
aydınlığı” gibi felsefî atıflar felsefe ve bilim tarihinde tartışmalı ve
sorunlu konulardır. İktibas edilen bu cümle, bir hukuk metninin uyması gereken
sarahate uygun değildir. Ancak dikkatli bir analizle, (1) laikliğin bir yaşam
biçimi olduğu, (2) bu yaşam biçiminin de (a) özgürlük ve demokrasi
anlayışının, (b) uluslaşmanın, (c) bağımsızlığın, (d) ulusal egemenliğin, ve
(e) insanlık idealinin temeli olduğu, (3) bu tanım içinde yer alan
“özgürlük ve demokrasi anlayışı”nın ise “Orta çağ dogmatizmini yıkarak aklın
öncülüğü ve bilimin aydınlığı ile gelişen” “özgürlük ve demokrasi” anlayışı
olduğu görülmektedir. Bu cümleden laikliğin, “her şey” anlamına geldiği, “ideal
bir toplum düzeni”ne işaret ettiği sonucu çıkartılabilir. Her şeyi içeren bir
tanımlama, aslında hiçbir şeyi anlatmaz. Üstelik bu cümlede ve aynı çizgide
laikliği tanımlamak için sıralanan diğer cümlelerde yer alan idealler ile
laiklik arasında bilimsel bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmamaktadır.
Bilimsel bir tanımda yer alması gereken, tanımlanan
varlık ile tanımlayan unsurlar arasındaki illiyet bağı bu cümlede yoktur.
Üstelik “her şey” olma özelliğine sahip bir kavram, hukukun değil ideolojilerin
boşluk kabul etmez dünyasının totallik yani bütünlük iddiasına cevap verebilir.
Bu cümleden bir laiklik tanımı değil, yeni açıklamalara ihtiyaç gösteren
varsayımlar çıkar.
Cümlenin tek sarih yanı, laikliğin “bir uygar yaşam
biçimi” olarak tanımlanmasıdır. İddia makamının “laikliğin nasıl bir yaşam
biçimi olduğu”nu açıklama mükellefiyeti bulunmaktadır. Benzer yaklaşım,
laikliğin insanlara mı, yoksa devlete ait bir nitelik mi olacağı konusunda, AK
Partiye isnat edilen suçlamada da görülmektedir. İddia makamı, partimiz genel
başkanının “insanlar laik olamaz” sözünü, “laiklik karşıtı bir eylem” olarak
tanımlamakta, esas hakkındaki görüşünde de bu iddiasını ısrarla sürdürmektedir
(s.5).
Laikliği “yaşam biçimi” olarak tanımlamak, beraberinde
çok ciddi siyasi ve toplumsal sorunlar doğurabilecektir. Bu sorunları anlamak
için öncelikle “yaşam biçimi”nin ne olduğuna bakmak gerekir. “Yaşam biçimi”
sosyolojik bir deyimdir. Bireylerin ayrıntılı yaşam tercihlerini ifade eder.
Sosyal ilişkilerde, tüketim kalıplarında, eğlence ve kıyafet seçiminde her
hangi bir zaman ve yerde sergilenen davranışlar setini anlatır. Sosyolojinin
zengin dalları arasında “sağlık ve yaşam biçimi sosyolojisi (Health and
Lifestyle Sociology) adıyla bir bilimsel disiplin de bulunmaktadır. Yaşam
biçimi içinde yer alan davranış ve pratikler, alışkanlıkların, klasik eylem
biçimlerinin ve akılcı davranışların bir karışımıdır.
Bir hayat biçimi, tipik olarak bireysel tutumları,
değerleri ve dünya görüşünü yansıtır. “Yaşam biçimi” tabirinin siyasal alanda
kullanılması, farklı yaşam biçimlerinin meşruiyetini tanımak ve bireysel
tercihlere saygı göstermek içindir. Kısaca “yaşam biçimi” toplum içinde
bireyin, karşısında duran kültürel seçenekleri özgür tercihlerine konu
ederek, kendi hayat tarzı olarak benimsemesidir. Batıda “yaşam biçimi”
siyasî bir kavram olarak kullanıldığı zaman peşinen farklı hayat tarzlarının
bir arada olduğu toplumun meşruiyetine göndermede bulunulmaktadır. Geleneksel
yaşam biçimi, bireyin geleneklere değer vererek yaşamasıdır. Dindarlığı bir
“yaşam biçimi” olarak benimsemek, bir dine inanmanın ötesinde, bireyin o dinin
pratiklerine hayatında önemli bir yer ayırması demektir. Yaşam biçimi,
asgari ölçekte bireysel hayatımızın, özgürlüklerimizin bize tanıdığı çerçevede
yaptığımız tercihlerle oluşur. Yaşam biçimimizi özgürce belirlemek, bizim en
temel haklarımızla ilgilidir.
Laiklik “yaşam biçimi” olarak tanımlandığı zaman,
otomatik olarak farklı yaşam biçimlerinden biri tercih edilmiş olacaktır. O
zaman sorulması gereken soru “hangi yaşam biçimi laik yaşam biçimidir?” sorusu
olacaktır. İddianamede yer alan tanım “bir uygar yaşam biçimi” vurgusunu
yapmaktadır. O zaman hemen “uygar olmayan yaşam biçimleri”ni “laik yaşam
biçimleri”nin karşısına koymamız gerekecektir. Uygar olmayan yaşam biçimleri
konusunda, ampirik araştırmalar karşımıza geniş bir yelpaze çıkartmaktadır.
“Uygar yaşam biçimi” incelmiş estetik duyguların, zevklerin, dışa açık dünya
görüşünün, şehirleşmiş adetlerin ve görgü kurallarının içinde yer aldığı geniş
bir yelpazeyi içerdiği gibi; “uygar olmayan yaşam biçimi” de kendi içinde daha
geniş bir yelpaze oluşturur. Göçebelikten, köylülükten, gecekondulardaki,
geleneksel ve dışa kapalı “yaşam biçimleri”ne kadar her seçenek, uygar olmayan
yaşam biçimi içine yerleştirilebilir. O zaman kaçınılmaz olarak araştıracağımız
şey, farklı yaşam biçimleri ile laiklik arasındaki ilişki olacaktır. Bu
ilişkiyi nasıl kuracağız? Bu ilişkiyi kurmak ve bize hangi “yaşam biçimi”nin
“laik yaşam biçimi” olduğunu göstermek, laikliği bir “yaşam biçimi” olarak
tanımlayanların görevi olsa gerektir.
Partimizin anlayışına göre, laiklik bir “yaşam biçimi”
değildir. Çünkü laiklik, farklı yaşam biçimleri arasından birini tercih etmek
olarak tanımlanamaz. Akıl ve bilim, insanoğlunun yaşadığı tarihsel tecrübe
ışığında laikliğin bir “yaşam biçimi” değil, farklı yaşam biçimlerini hem özgür
hem de barış içinde bir arada yaşatmak için geliştirilmiş çok önemli ve değerli
bir hukuk prensibi olduğunu göstermektedir. Laikliğin özgür ve demokratik
toplumlarda gelişmesi ve yerleşmesi, bu toplumların farklı yaşam biçimlerine
saygı temelinde kurulmasındandır. Laiklik bir yaşam biçimi değil, tersine
farklı yaşam biçimlerini bir arada ve barış içinde yaşatan prensibin adıdır.
Devlet, farklı dinî inançların ve pratiklerin de içinde
yer aldığı farklı yaşam biçimlerini bir arada ve barış içinde yaşatmak
zorundadır. Bunun yolu, yaşam biçimlerinden birini tercih etmemek, bu yolla
yaşam biçimlerinin birbiri üzerinde tahakküm kurmasını engellemektir. Laikliği
“yaşam biçimi” olarak kabul etmek, laikliği ortadan kaldırmak demektir. Sonuçta
bir “yaşam biçimi” kalıbına dökülen laiklik, içi ne ile doldurulursa
doldurulsun diğer yaşam biçimleri için tehdit oluşturacak, bu sefer toplum,
devlet ve hukuk himayesinde değerli ve imtiyazlı bulunduğu için totaliter bir
yaşam biçiminin dayatması ile karşılaşacaktır.
Laikliğin “bir yaşam biçimi” olarak kabul edilmesi,
pratik olarak bir “yaşam biçimi”nin benimsenmesi ve toplumun farklı kesimlerine
bu “yaşam biçimi”nin dayatılması sonucunu verir. Bunun için tercih edilen yaşam
biçiminin devlet katında bir ideolojiye veya düşünce sistemine dönüştürülmesi
gerekir. Laikliğin bir “yaşam biçimi” olarak kabul edilmesi, devletin totaliter
ve dayatmacı bir devlete dönüşmesine yol açar. Totaliter devletlerde görülen
belli bir insan tipinin ve yaşam biçiminin yüceltilmesi, özgürlüklerin de sonu
olur. Sovyetler Birliği tecrübesi, laikliğin ancak totaliter bir ideolojinin
çatısı altında bir yaşam biçimine dönüşebileceğini, bunu gerçekleştirmek için
farklı yaşam biçimlerinin yok edilmesi gerektiğini göstermektedir.
Laikliği “yaşam biçimi” olarak tanımlamak Anayasamıza
da aykırıdır. Anayasa, farklı yaşam biçimlerinin yan yana yaşayabileceği
özgürlükleri garanti altına alırken, devleti bu konuda tarafsız olmaya
zorlamaktadır. Anayasamızın Başlangıç kısmında “Her Türk vatandaşının bu
Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince
yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat
sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine
doğuştan sahip olduğu” vurgulanmaktadır. Burada özellikle “onurlu bir hayat
sürdürme ve maddi ve manevî varlığını …geliştirme hak ve yetkisi” ancak farklı
yaşam biçimlerine devlet katında meşruiyet tanınması ile mümkündür. 5 inci
maddede devlete yüklenen “…insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için
gerekli şartları hazırlama…” görevi, “yaşam biçimi” dayatan bir devletin elinde
yerine getirilemez. 17 inci maddede herkese tanınan “maddî ve manevî varlığını
geliştirme hakkı” elbette “yaşam biçimi” dayatan devletin çatısı altında
gerçekleştirilemez. Devletin bir yaşam biçiminden yana tercihte bulunduğu
ülkede Anayasa’nın 20 nci maddesinde herkese tanınan “özel hayata saygı
gösterilmesi hakkı”nın anlamı kalmaz. Anayasamız, farklı yaşam biçimlerinin
teminatıdır. Anayasamıza göre, hangi isim ve kalıp içinde olursa olsun, devlet
bir yaşam biçimini tercih edemez, hele hele onu laiklik adıyla toplum üzerinde
tahakküm aracına dönüştüremez.
SAVUNMA METNİNİN DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ! |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



